Sene 87. Bir evin bir kızı, babamın ilk göz ağrısı ve aşkı, kalabalık bir ailenin çiçeğiyim. Üniversite hayatına başlamamış olsam Yeşilyurt, Yeşilköy, Florya’dan öteyi bilmeyeceğim. Saçlar bele kadar, üstelik boyalı, altımda araba “bütün kızlar toplandık” havaları, mekan YSK. Erken büyüyen kızlardan olduğum için süslenme işini abartmışım iyice. Kolye, küpe, yüzük, broş, halhal … Full aksesuvar geziyorum. Annem yanımda dolaşmaya utanıyor resmen. Sonunda bir gün, seni dedi, zerafet okuluna göndermek lazım.
Vay süper! Türk Dili ve Edebiyatı okuyorum, Osmanlıcadan, Uygurcadan, Çağataycadan fenalık gelmiş. Hemen LCC’ye kayıt yaptırdım; üzerine “sinema televizyon makyajı kursu” sundular. Okula gitmeyeyim de ne olursa olsun diye onu da aldım. Rastlantı bu ya, bir arkadaşımın babası film yapımcısı, bir gün laf arasında dedi ki:
- Hadi gel bizim sete. Makyözümüz yok zaten, işi öğrenirsin, değişiklik olur hem.
13 bölümlük dizi çekiyorlarmış. Atladım teklifin üstüne, kim oynuyor diye bile sormadım. Ertesi gün setteyim. Çukurcuma’ da sokak çekimi. Acayip acayip adamlar kimi ışıkçı, kimi setçiymiş. Oyuncular yavaş yavaş gelmeye başladı. Kimse suratıma bakmıyor. Sığıntı gibi dikiliyorum bir köşede. Baş rolde kim olsa beğenirsiniz: Dönemin popüler çocuk şarkıcılarından biri. Tanımam etmem, hiç işim olmaz; arabesk de neymiş…
Nasıl kaçsam buralardan, diye düşünürken biri seslendi :
- Küçüğün makyajı yapılacak!
Fondöten sürüp kurtuldum. Diğer oyuncular manken tayfası, boyanıp gelmişler. Bir merdiven bulup oturdum, olan biteni izliyorum. Daha doğrusu aval aval bakıyorum. Yönetmen dedikleri deli dolu, minicik bir adam. Çekim dedikleri neyse işte, onu yaptılar, anlamıyorum ben tabi. Sonunda o minicik adam “Paydos” dedi; iki dakikada herşey toplandı. Nasıl bir forsu var adamın! Ben ne bileyim, en saygı duyulan görüntü yönetmenlerinden biriymiş meğer.
- Yazıhaneye döneceğiz, dediler. Gittiğimiz yer kahvehane çıktı. Meğer üst kat yazıhaneymiş ama herkes kahvede otururmuş; üstelik kahve de yönetmeninmiş. Güler misin, ağlar mısın? Müteveffa Sami Hazinses, rahmetli Kadir Savun falan oturuyor içerde. Duman altında figüran tayfası kumar oynuyor. Oturdum ben de mecburen bir köşeye. Rejidekiler ertesi günü planladılar, hep birlikte dağıldık.
Hiçbir şeyi yarım bırakmayı sevmem, tanıdık var işin içinde diye bir günde kaçmayı yediremiyorum, mecburen ertesi gün gene gittim sete. Çekim bu kez Sultanahmet’te. Setçiler benim arabaya doluştular, sabah çorba içmişler. Mercimek olmasa gerek, burnumun direği kırılıyor çünkü. Bir de bana “abla” diyor kelli felli adamlar. Oysa yaşım daha on sekiz.
Hapishane çekeceklermiş. At hırsızı gibi insanları toplamışlar figüran diye. Beni de kostüm odasına attılar.
- Sen bunları düzenle, dediler.
Ben odamı toplamamışım o güne dek; o pis kıyafetleri eşek gibi topladım. Pantolonları gömlekleri katladım, ayırdım. Daha doğrusu ayırdım sanıyorum, meğer onlar oyuncuya göre ayrılırmış; daha beter karıştırmışım. Birileri söylendi, surat astı. Çok önemsemedim. N’apalım bilmiyoruz, öğretseydiniz siz de!
Sonraki gün hapishane çekimi devam ediyor. Ben de elim kolum boş geziniyorum ortalıkta. Nerden estiyse yönetmen yanına çağırdı beni. Kaç yaşındasın, necisin derken edebiyatta okuduğumu öğrenince “ Bize asıl senarist lazım, önce benim asistanım olacaksın, işi öğren, sonra senaryo yazacaksın” demesin mi? Gık diyemedim. Adam deli gibi bir şey! Kendi senaryosunu elime tutuşturdu, sigarasını, çakmağını ve gözlük kabını verdi, en son da pozometresini boynuma asıp:
- Bunlar senin kutsal emanetlerin, başlarına bir şey gelmesin; benim yanımdan da ayrılmak yok, dedi. Diğerlerine de “Senaryomu Pelin işlesin, öğretin!” diye emretti.
İşte ustamla ilk tanışmam ilk konuşmam budur. Bana ilk mesleğimi o öğretti, yıllarca kendi kızı gibi korudu. Setlerde cinsiyet farkını ortaya çıkarmamak için hep, “oğlum” ya da “ulan” diye hitabetti, bırakın süslenmeyi, takıp takıştırmayı, erkek çocuğuna dönüştürdü beni sonunda. Annemin zerafet hayalleri de yerle bir oldu.
Reji asistanları dışında teknik ekipte kız yok. Etrafımda erkeklerin olmasına alışkınım da böyleleri hiç olmamıştı. Adamları gece görsen korkarsın. Sabahlar ise başka alem. Mesela “Uyandırın lan, nerde bu Şenol?” diye yönetmen kükreyince, setçiler bazı bodrum demirlerini tekmeleyerek arkadaşlarını uyandırıyorlar. Artık gece ne haltlar yiyorlarsa öğlene kadar da ayılmıyor çalışanlar. Bense çoğunlukla dehşet içindeyim.
Yazlık sıkmış iyice, millet işe, staja başlamış, kumsalda kimse yok. Macera olsun diye bir süreliğine setlere takılırım diye düşünmüştüm. Fakat iş birden ciddileşmeye başladı. Beşinci günümde, haftaya Şarkikaraağaç’a gidilecek, dendi. Köy çekimi varmış, dört gün kalınacakmış. Diğer asistanlar, dört gün derler yedi gün olur. Sen ona göre giyecek al, diye uyardılar beni.
Geçenlerde annem cinnet geçirip “Gene mi kot pantolon alındı bu eve? Servet yatırdım bu kotlara, diye bağırarak kırk kadar kotumuzu kesip camdan atmış. Üç kardeş, Florya’ ya paspas olmaktan sadece altımızdakileri kurtarabilmişiz. Şarkikaraağaç’a götürebileceğim bir tek eşofmanım kalmış. Çantamı kolayca hazırladım. Acil bir şey gerekirse alıveririm oralardan, dedim kendi kendime.
İki minibüs, bir kamyon ve birkaç araba, konvoy halinde çıktık yola. Ben ekip minibüsü denen nesneye denk geldim, bindim. Nesne dedim, çünkü koltukları falan sökülmüş malzemelerle iç içe oturuluyor. Ayağının altındaki delikten asfaltı izleyebiliyorsun. Şaka gibi. Korkudan ölüyorum, millet alışkın. Hatta rahmetli Kadir Savun, arabalarda ayağını uzatamadığı için minibüsü tercih etmiş, arkamda oturuyor. Arada durup yol çekimi yapıyor, araba geçişi gibi planlar alıyorlar.
Minibüste iğrenç bir koku ve mevzu hakim.
- Senin ayağın kokuyor.
- Yok lan, asıl senin bilmem neren kokuyor.
Bu muhabbetleri dinler görünsem de kafam arkadaşlarımın gideceğimi öğrenince dediklerinde:
- Oooo, bundan sonraki film Müslüm Baba’yladır artık!
Ben Türkçe müzik bile dinlemeyen züppe, nasıl diyeyim “Hayır sonraki film galiba İbo’yla!” diye? Aksi gibi yanımda da Tatlıses’in dublörü olduğunu söyleyen bir tip oturuyor. Oysa onu setçi sanıyordum. Sonradan öğreneceğim, Yeşilçam’da herkes her işi yaparmış. Amaç film bitsin, iş yürüsün.
Sonunda vardık Şarkikaraağaç’a. Otel adlı bir şeye girdik. Kervansaray kültürünün son temsilcisi! Benzemiyor tabi öyle Çınar Otele falan. Üç bayan asistan aynı odayı paylaşacağız. Daha beni benimsememişler. O kadar doğallar ki, bense sosyete bebeği gibiyim.
Bari duş alayım, dedim. Ama duşta bir tuhaflık olsa gerek; her çıkan ya yanmış ya donmuş çıkıyor banyodan. Meğer ılığa ayarlanamıyormuş musluklar. Hayatımın unutamadığım tek duşunu yaptım o otelde. Ya kendimi üfleyerek, zıplayarak soğutmaya çalıştım ya da oğuşturarak ısıtmaya. Kaplıca suyu, öyle sıcak ki çok çabuk dayanamayacağın kadar ısınıyor. Aniden soğuğu açarsan sadece çok kısa bir an ılık oluyor; beş saniye kadar. Cayır cayır yanarak ya da demir gibi suyu beynime yiyerek, anam anam nidaları arasında yıkandım.
Aynı gece sohbet sırasında bir oyuncunun eksik olduğunu öğrendim asistanlardan; ama önemsemedim pek. Başıma geleceği anlamayacak kadar saftım daha. Sabah kahvaltıda anlaşıldı ki yönetmen rollerden birine adımı yazmış; kaçmayayım diye de çaktırmamış kimseye. Tam aradığı tipmişim.
- Al bu metni, git çalış, dedi.
Tipimin uygun olduğu rol, cabbar köylü kadını çıktı. Aliye Rona gibi oynayacakmışım hem de! Üstelik bir de ulusal kanala çıkacağım, saklayamam artık kimseden. “Olmaz” dedim, ama nafile dinlemiyor adam. Taktı, illa beni dizide oynatacak. Kibar kibar reddediyorum, ben oynayamam, falan diyorum. Tıpkı düğünlerde göbek atmaya kaldırırlar da, yok ben bilmiyorum, dersin o havalardayım. Hatta “Ben fotojenik değilim” bile dedim. Güldü sadece. Hiç aldırdığı yok.
Sabah kahvaltıdan sonra,
- Alın bunu giydirin, deyip beni işaret etti. Herkes Allah gibi korkuyor ondan. Çok tanımadığım için ben sallamıyorum daha. Aklım sıra halledeceğim her şeyi. Yapamayacağımdan eminim, o da vazgeçecek mecburen.
Gittim kuzu kuzu kostüm odasına. Bana dallı güllü bir şalvar ayarlamışlar. Üzerine kasabanın pazarından basma mintan, örme orlon yeşil yelek, başıma da iki kat yemeni; altına ise bunlara çok uygun yeşil plastik ayakkabı.
- Sen burada giyinip bekle; biz meydanda çekim yapıp geleceğiz. Senin rolün köyde, deyip gittiler. Zaten şalvarı giyerken gözlerim dolmuştu. Çöktüm bir köşeye. Allahım ne işim var benim burada, diye söylenip durdum.
Biraz sakinleşince saate göz attım üç olmuş. Hiç fark etmemişim. Oysa iki de beni almaya geleceklerdi. Şöyle meydana doğru gidip bakayım, dedim. Gittim ama meydana kimsecikler yok. Minibüs de yok. Eyvah dedim, beni unuttu bunlar! Ne yapsam?
Benim çekim en az yirmi kilometre uzakta bir yerlerde. Eski püskü bir ev beğenmişti yönetmen. Mekan bakmaya giderken beraberdik. Ordan biliyorum. Durur muyum ? Atladım meydandan bir taksiye, yolları nasıl da bellemişim, tarif ede ede adını bilmediğim o köye gittim.
Ama bir gariplik var. Ev sarıydı mavi olmuş. Yanıldım mı acaba, başka köyde miyim? Ekip minibüsü falan da yok görünürlerde. Cesaretimi toplayıp çaldım elalemin kapısını. Ev sahipleri kılığıma rağmen tanıdılar beni, içeri buyur ettiler ancak herkes birbirine benziyor doğru ev mi emin değilim hala. Çay demlediler hemen, yıldız muamelesi görüyorum. Hoş tabi! İçtikçe içtim çayları heyecandan. Ama gelen giden yok. Zaman geçtikçe iyice huzursuzlandım. O zamanlar en gelişmiş iletişim aracı, çağrı cihazı. Ama kimseyi arayamıyorum, numaralarını bilmiyorum çünkü.
Tuvaleti sordum; hay sormaz olaydım. İkinci kata çıkarttılar. Evin arkasında tahtadan, uyduruk bir iskele var, onunda ucunda tuvalet denen bir odacık. Ne yaparsan ikinci kattan aşağı düşüyor. Üstelik tahtalar ayrık; yolu, ovayı rahat rahat izliyorsun. Manzaralı yani. Sen misin kendini film yıldızı sanıp o kadar çayı içen? Akşamki duş olayından sonra bu da mı gelecekti başıma? Yıkılmış durumdayım ama yaptık bir şeyler mecburen.
Biraz sonra, tozu dumana katan bir araba evin önüne geldi. İçinde esas çocuk var. Hah dedim ekip geliyor işte. Hemen alt kata indim. Başrol oyuncumuz beni görünce söylenmeye başladı:“Sen neden haber vermiyorsun? Nasıl geldin buraya? Salak mısın?” Saydıkça sayıyor…
- Ne var canım, atladım bir taksite geldim işte!
Dondu kaldı, diyecek söz bulamadı. Beni bulamayınca kaçırıldığımı bile düşünüp, seferber olmuşlar. Karakola kadar haber verilmiş. Yapımcının da emanetiyim. Ödleri patlamış.
Ekip geldi. Meğer ev sahibi, evim filmde çıkacak, güzel çıksın bari diye, gece apar topar boyamış dış cepheyi. Haklıymışım evin rengi değişmiş gerçekten. Kimse yüzüme bakmıyor. Yönetmen evin boyanmış oluşuna acayip kızmış. Kayboluşum da üstüne tuz biber olmuş. Fısıltılar arasında “İyice karardı, birazdan yağacak.” cümlesini duydum. Yönetmenimizden söz ediyorlar. Adam hakikaten morumsu siyah bir renkte artık.
Umrumda değil; kafam kılığımda. Oyunculuk işinden nasıl yırtarım hala onun hesabındayım.
Prodüksiyon bir at bulmuş getirdi. Köylü kadını kılığımla başıma gelecekleri bekliyorum. Setçi çocuklardan birine de köylü kıyafeti giydirmişler. Yavaş yavaş anlıyorum, burada herkes her işi yapıyor. Ufak rollerde ve figürasyonda da tüm ekip rol alıyor. Böylelikle masraf yapmamış oluyorlar. Ama zorla değil ya ben istemiyorum.
Çekim yapacağımız yere doğru yürümeye başladık. Her yer tarla, benim içinse mekanlar arasında fark yok. Yönetmen bakına bakına önden ilerliyor. Biz de malzemeler, sandıklar, kameralar peşi sıra gidiyoruz, kervan misali. Yürü babam yürü. Sonunda durduk bir tarlanın ortasında. Yönetmen tamam, dedi. “İşte burası.” Ne fark varsa artık onca yürümeye değecek, ışıktı, mekandı anlayamıyorum henüz tabi. Kamera bir yere konuçlandı. Setçiyi ata bindirdiler.
- Sen şimdi dolu dizgin buradan ta karşıdaki ağaca doğru gidiyorsun, dedi yönetmen. Çocukcağız hayatında ata binmemiş ki, nasıl dolu dizgin gitsin? Gene de pek hevesli görünüyor. Yapacak anlaşılan. Belki de hayali yıldız olmak falandır, diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Meraklı birkaç köylü var ekibi takip eden, onlar yardıma gelip ata nasıl binilir anlattılar biraz. Fakat zavallı setçimiz dolu dizgin gidemiyor; korkuyor. Hemen çözüm bulundu. Köylüler önce hayvana bir şaplak vuruyorlar, sonra da kareye girmemek için yolun yanındaki çukur kısma atıyorlar kendilerini üst üste. Çünkü hepsi birden işe yaramak istiyor. Koca koca adamlar Yeşilçam uğruna heba ettiler kendilerini gözümün önünde. Ağzım açık seyrediyorum. Neyse ki onların sayesinde birkaç plan çekildi.
Ayrıca at kendiliğinden durmasa setçimizin durdurabileceği de yok. Stop denince köylülerden başka bir grup koşup tarlanın öbür ucunda atı yakalıyor. Dönüp geliyorlar ama nasıl? Setçi korkudan yeşermiş halde, atın boynuna sımsıkı sarılmış…
Az sonra başıma geleceklerden habersiz gülüyorum ben de saf saf.
Sonraki planda adamın vurulması, attan düşüp ölmesi gerekiyormuş. Gömleğinin altına patlayıcı bağladılar. Araya kan kapsülleri konuldu. Ve “motor!” dendi. Manzara hala gözümün önündedir. Patlayıcının sesinden bizim setçi öyle bir korktu ki, kan kapsülüne gerek bile kalmadı. Kendini nasıl attıysa aşağıya bir ara ayaklarını havada gördüm. Ters taklayla hayvanın altına doğru yüz üstü yapıştı. Düşerken ağzını burnunu eğere çarptı ; kolunu bacağını taşlara. Üstelik kontrolsüz olduğu için istenilen yere de düşemedi. Acımasız yönetmen zavallının ağzının burnunun kanını sildirip aynı planı bir daha, bir daha çekti. Olmayınca da kızıyor, bas bas bağırıyor. “Buraya düşeceksin, tam buraya!” diye ayaklarını yere vuruyor. Ancak iş bitince yara berelerini bantlattı çocukcağızın.
İtiraf etmeliyim o zaman korkmaya başladım. Yarı yarıya donmuş vaziyetteydim. Yönetmen denen zat yanıma gelip:
- Ölen adam senin kocandı. Sen tarlada çapa yaparken onu vurdular. Silah sesini duyunca koşa koşa yanına gideceksin. Ölüsüne sarılıp ağlayacak, bağıracak, dövüneceksin. Saçını başını yolacaksın, dedi. Hatta arada “Soyun kurusun bilmembişeyoğulları! ” gibi laflar da varmış; onları da diyecekmişim.
Ha ha, yapamayayım da görsünler! O zaman bırakırlar peşimi. İki kız asistan daha var biri oynar nasılsa, diyorum kendi kendime. Nerden bileyim, onların önceki çekimlerde sıralarını savdıklarını? Benden başka şansları yokmuş. Yönetmen zaten;
- Ben oynatırım diyor, başka bir şey demiyor.
Tarlada çapa yapışımı, silah sesini duyunca irkilişimi, koşuşumu çektiler. Basit iş. Ama öyle kocanın başında ağlamak, dövünmek; hayatta çıkmaz! Utanç içindeyim ayrıca. Şalvarı, plastik yeşil ayakkabıları sonsuza dek unutmak istiyorum.
Yönetmen yanıma gelip önce sakin sakin tarif etti; ben kazık gibiyim. Bak, benim taklidimi yap, diyor. Mümkün değil, komik geliyor. Yapamıyorum. Matemetiksel komutlar vermeye başladı bu kez. “Üç adım yürü, dur. İki saniye yere bak. Sonra başını kaldır.” İyi! Yapıyorum. Buraya kadar tamam. Ama ardından ağlamam lazım. Nerdeee?
Sonunda sabrı tükenince başladı bağırmaya, nasıl azarlıyor, nasıl söyleniyor; ortalık sus pus. “Şimdi gelcem, bascam tokadı!” demez mi? Setçiler arazi olmuş, ama reflektör tutanlar kaçamıyorlar, benim yüzümden şamaroğlanına döndüler. Adam kudurdu kuduracak zannedersin. Herkesi azarladı. Arada da “Hava kaçacak “ diyor. “Hadi!” diyor. Anlamıyorum. Ne havası kaçacakmış? Şoktayım artık. Duymuyorum hiçbir şey.
Rezilliğe bak şalvarla ulusal kanalda ben. Zaten özenle uzattığım tırnaklarımı da kestirdiler bu salak köylü kostümü için? Acaba yarın İstanbul’a otobüs var mıdır? Bir de dayak yiyecekmişiz. Sıkar, vur da bak! Kocam rolündeki setçi de yerde uyumak üzere, yaraları görünmesin diye yüz üstü yatırdılar. Ben buna adama nasıl sarılayım? Ben mi istedim oynamayı, diyorum içimden. Diğer yandan beceremediğim bir şeyden kaçmak hiç bana göre değil. Yediremiyorum kendime, yapamadım mı diyeceğim? Annemi de özledim…
Böyle olur ya, en alakasız anlarda annenizi düşünüp ağlamaya başlarsınız. Benim de göz yaşlarım önce yavaştan akmaya başladı. Moralim sıfır. Annemi görmek istiyorum. Yaş on sekiz falan, çocuğuz işte. Yönetmen “tamam sakın bozma” demesin mi? Farkettim ki hüngür hüngür ağlıyorum, Allahım burada ne işim var, diye. Adam diyor ki:
- Tamam şimdi bir de gökyüzüne bak ağla, ağla. Aferin!
O böyle dedikçe ben daha beter oluyorum, daha bir böğürüyorum. Ağladıkça adam çekiyor, zevkten dört köşe. Arada kameranın yerini bile değiştirdi. Işığı ayarladı. Susamıyorum. Komutlar da devam ediyor:
- Dövün şimdi. Vur dizlerine, saçını başını yol biraz. Sarıl kocana, sev onun ölüsünü. Bu yana bak ağla, öbür yana bak ağla…
- Soyunuz kurusun “bilmembişeyoğulları” diye bağır, gökyüzüne bakarak haykır!
Ay vallaha hepsini yaptım!
Bitsin bu işkence tanrım, diye nasıl ağladım, nasıl? Bayıla bayıla çektiler.
Dört günlük denen set de on dört gün sürdü. Eşofmanımla bütünleşince köylü kostümlerimi gün içinde de giymeye başladım. Hamur da açtım, çapa da yaptım rol gereği. Zaten o korkunç deneyimden sonra, soyun deseler soyunacak kıvamdaydım. Batmışız bir kere. Maksat iş yürüsün!
İşte o günlerde; kaldırım köşelerinde köfte ekmek yemeyi, beşlik takoza kıçımı koyunca dünyanın en rahat koltuğuymuş gibi dinlenebilmeyi, bir dilim salamı bir dilim kaşarla değiştirmenin insanı mutlu edebileceğini öğrendim.
İnsanların birbirine önce, “İyi biri mi acaba?” diye sorarak baktıklarını, buna göre onunla çalışıp çalışmamaya ya da onu tanıyıp tanımamaya karar verdiklerini öğrendim; Tanıdıkça birbirimizi sevmeye, saymaya başladığımızı, bazen, gene de birilerini kimsenin sevmediğini gördüm… Ve daha binlerce, binlerce şeyi, ben, o kaba saba adamlardan, o benzersiz ortamdan öğrendim.
Sinemaya değil, sinemacılığa aşık oldum. O ortam, o insanlar, o hayat beni büyüledi. İlk paramı orda kazandım. Yıllarca gece gündüz çalıştım. Gerçek dostlar edindim. Onlar ölünceye kadar da devam ettim sinemaya. Sonra fotoğrafları miras kaldı, aldım hepsini, çıktım. Daha da dönmedim.
Bugün bu işi yapmıyorum ama hala bana kattıklarının sefasını sürüyorum.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Yorumlar
Ellerine, dusuncelerine saglik.. Cok guldurdun beni. Beni eski gunlere geri goturdun. Umarim kitaplarini okuyacagim yakinda.
Cok sevgiler,
Volga - Kendi dertlerine dusmus o asistanlardan biri:)))
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.