Araçlar
Kayıt Giriş

zamanehatunlari.com

BURADASINIZ: Ana Sayfa » Hikayeleriniz » Bir son bahar akşamı
Pazar, 20 May 2012
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 14
ZayıfEn iyi 

Bir son bahar akşamı

e-Posta Yazdır

MELİHA ÜNLÜ

Bir son bahar akşamı… 11 Eylül 1980. Günlerden cumartesi. Gözcülük ettiğim bir bütünleme sınavında, topladığımız cevap kâğıtlarını sayarak eksik olup olmadığını kontrol ediyoruz. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim. Öğrencilerin hepsi çıktı sınıftan. Yanımda ikinci gözetmen olan bir erkek öğretmen var. İkimiz de kürsünün yanındayız. Sınav evraklarını dosyalarken çok ciddi bir ifade takınarak:

“Hoca hanım, siz benim anam bacımsınız…” diyordu ki “Ona ne şüphe” diye sözünü kestim. O ise beni hiç duymamış gibi devam etti. “Şu sorunlu kâğıtları okumanızı tavsiye ederim. Siz iyi bir insansınız, dediğim gibi, benim anam bacımsınız. Sınav dönemi sona eriyor, artık okuyun şu kâğıtları!” Sinirim bozulmuştu. Dik dik yüzüne baktım. Kara gözlerinin hiç şakası yoktu. “Bekâr bir genç kızsınız, bu kâğıtları okumazsanız başınıza bela açılabilir” diye beni tehdit ediyordu. Öfkeyle: “Nasıl bir bela mesela?” dedim. “Bacım, görmüyor musun ki her gün birileri kim vurduya gidiyor, birileri kaçırılıyor; başlarına olmadık işler geliyor. Şuradan çıktığınızda bir kurşuna hedef olmayacağınızı kim garanti edebilir? ”

 

Yıldırımla vurulmuşa dönmüştüm. Bayan olduğum için özellikle söylenen kaçırılma tehdidi beni delirtmeye yetmişti: “İşte bunu yapmayacaktınız, diye bağırdım. Şimdi aşağı iniyorum ve sizi Millî Eğitime şikâyet edeceğim.” Evrakları kucakladığım gibi koşmaya başladım. Basamakları ikişer ikişer inerek müdürün odasına girdim. Gençti, benden ancak üç dört yaş büyüktü. Vekâleten bakıyordu müdürlüğe. Yanında bir müdür yardımcısı vardı. Sesimin titremesine engel olmaya çalışarak “Bana Millî Eğitimin telefonunu verir misiniz?” diye müdüre seslendim. Yüzünde alayla karışık bir zafer ifadesi vardı. Belli ki işittiğim bu iğrenç sözlerden haberdardı. İki eliyle masanın kenarını kavramış, oturduğu koltuğu keyifle o yana bu yana döndürüyordu. Telefon edemeyeceğime yüzde yüz inanıyormuş gibi beni hafife alarak müdür yardımcısına döndü. “Şuradan numarayı söyleyin hoca hanıma!” Açtığı telefon rehberini uzattı öbürü. Gözetmen arkadaşım da yetişmişti arkadan. Ben santral numarasını çevirirken ellerimin titremesini seyrediyorlardı. Çok önemli bir konuda Başmüfettişle acilen görüşmem gerektiğini bildirdim santral memuruna. Hemen bağladılar. Kendimi tanıtarak:

─ Efendim, G. Lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak çalışmaktayım. Edebiyat dersi güz dönemi sınavı iki hafta önce uygulandı. Sınav sonrası, zümrece dosyalayıp torbalara koyarak müdüre teslim ettiğimiz sınav kâğıtlarının ertesi gün açıldığını fark ettik ve ne yazı ki dışarıdan bitirmelere ait cevap kâğıtlarının hemen hemen tümünün değiştirilmiş olduğunu anladık. Sınav bitiminde kâğıtlardan bir kısmını okumuştuk. Bu dosyadan okuduğumuz kâğıtlar da öğrenciye yeniden yazdırılarak puanlar değiştirilmiş, on üzerinden bir verdiğimiz kâğıtlara bile en az yedi verilmiş. Bunun üzerine sınav kâğıtlarını okumayacağımı söyleyince de baskıyla karşılaştım. Gün geçtikçe artan baskı bugün tehdide dönüştü ve az önce ölümle tehdit edildim, diye sözümü bitirdim. Son cümlede sesim titriyordu. (Bizimkiler pek etkilenmemişlerdi, hâlâ kendilerinden emindiler). Karşı taraftan güven veren bir ses tonuyla cevap geldi:
─ Merak etmeyin hoca hanım, pazartesi günü oradayız.

Hoca hanım nasıl merak etmesin? Bugün cumartesi. Pazartesiye daha iki gün var. Ankara Teksas gibiydi o zamanlar. Anarşi kol geziyordu sokaklarda. Bazı semtler “kurtarılmış bölge” ilan edilmiş, farklı siyasi gruplarca âdeta tapulanmıştı. Mecbur kalmadıkça hava karardıktan sonra sokağa çıkamaz olmuştuk. Sık sık birileri öldürülüyor ve gerçekten, öldürülen, kim vurduya gidiyordu.

Başıma bir şey gelse kimsenin ruhu bile duymaz. Bunları düşünürken oturduğum yerde kalakalmışım. Kendimi toparlamalı, renk vermemeliydim. Sehpaya koymuş olduğum evrakları müdürün masasına bırakarak “Allaha ısmarladık” demeden çıktım oradan.  Koridor sessizdi. Giriş katına inerken yalnızca benim ayak seslerim duyuluyordu. Dışarı çıktım. “Bahçede de kimse yokmuş” dememe kalmadan, dışarıdan bitirmelere giren bela bir polis memurunu gördüm. Bu adam, Fizik sınavında kendisine yardım etmedi diye gözetmeni (müzik öğretmenini) bahçede herkesin gözü önünde dövmüştü. Oysa müzik öğretmenimiz kendisiyle aynı görüştendi. Buna karşın hiçbir tepkiyle karşılaşmamış, sınavlara girmeye devam etmişti.

Ben bahçe kapısına doğru yürürken peşime düştüğünü hissettim. Göz ucuyla kendisine baktım, sivil giyimliydi ve belinde tabancası vardı; kurşunları leblebi saydırır gibi havaya atıp tutuyordu. Koca bahçede bir o bir ben vardık. Evler ise uzaktı okula. Hızlı hızlı atan kalbim iyice hızlanmıştı. Yavaş çekimle yürür gibi adımlarımı zor atıyordum. Okulun demir kapısını geçip caddeye çıktım. Yolda, dolmuş ya da otobüs yoktu. O, kapının arkasında kaldı. Aramızda ancak on on beş metre kadar mesafe vardı. Sırtımdan akan ter belime kadar inmişti. Gözlerim kararıyordu.  “Ölmeye razıyım Rabbim, dedim kendi kendime, yeter ki uzun süre acı çektirme.” Bir yandan da kendimi ölüme kıyamıyor “Ben sana emanetim Allah’ım, bu leş kargalarına yem etme beni” diyordum ki önümde bir dolmuş belirdi. Kapısını açıp atladım içine. Hareket ettik. Şimdilik kurtulmuştum.

Eve doğru yürüdüğümde bacaklarım birbirine dolanıyordu. Kız kardeşim açtı kapıyı, yüzümdeki ifadeyi görünce başını “Hayırdır!” der gibi iki yana salladı. Cevap vermeden odama geçerken “Çok yorgunum, beni rahatsız etmeyin” dedim. Kanepeye uzandım, iki damla gözyaşı aktı gözümden. Yığınla düşünce hücum ediyordu beynime. Onları birbirinden seçemiyordum. Daldan dala atlıyordu düşüncelerim. Ne yapmalıyım şimdi ben ne yapmalıyım? Ailemin üzülmesini istemiyorum, onlara ne diyeceğim?

Birazdan annem seslendi, “Yemek hazır kızım, sofraya gel!” Kalkamadım, zaten yemek yiyecek hâlim yoktu. Bu kez babam çağırıyordu. Kalkmamak olmazdı. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım, belki kendime gelirim diye defalarca su çarptım yüzüme. Salona gittim. Herkes sofradaydı.  Sandalyem beni bekliyordu. Annem çorbamı doldurmuştu bile. Bense boş gözlerle bakıyordum kâseye. “Hadi kızım içsene, dedi, çorban soğuyacak”. Nasıl içecektim ki ellerim titriyordu. Kaşığı çorbaya daldırdım ama ağzıma götürürken çorba dökülmeye başladı. Ben de kaşığımı kâsenin içine bıraktım. Bana baktıklarını fark edince kaşığı bir daha daldırdımsa da yine başarılı olamadım. Kaşıktaki çorbanın en az yarısı dökülüyordu. Babamın “Bir tuhafsın bugün, neyin var kızım?” sorusuna “Hiç” diye cevap versem de inandıramamıştım onu. “Hayır, kızım senin bir sıkıntın var anlat da rahatla” diye ısrar etti.

Okulda yaşadığım sorunları hiç anlatmazdım. Öğretmenlerin, çok zayıf not alan öğrencileri bile geçirmek zorunda bırakıldıklarını, bizim sınav kâğıtlarının okul yönetimi tarafından değiştirildiğini, bunun üzerine Edebiyat komisyonundan çekilip kâğıtları okumadığımı ve bu yüzden baskı görüp sonunda ölümle tehdit edildiğimi anlattım. Ayrıca Millî Eğitimden teftiş istediğimi de ekledim. Ancak, bu sevgi ortamında artık kendimi tutamayıp ağlamaya başlamıştım. Herkes şaşkındı. Babamın yüzü kızarmış, kaşlarının arasındaki damar dışarı fırlamıştı. Öfkelendiği zaman yüzü kızarırdı babamın. Yanıma gelip alnımdan öperken “Aferin kızım, helal olsun sana verdiğimiz emeğe. Çok iyi etmişsin, çünkü bu pisliklere bir kere taviz verdin mi sonu gelmez. Hiç korkma havlayan köpek ısırmaz” dedi. Benden üç yaş küçük olan erkek kardeşim ise tam, Ankara’nın o zamanki ortamına göre çözümler arayarak Arkadaşlarımı toplar, o okulu yakar yıkarım, diyordu. Neden sonra masadan kalktık. Yedi kişilik bir aileydik. Kimse yemeğini bitirememişti. Sofra toplanırken ben koltukta oturmuş, babamla haberleri izliyordum. Babamın da benim gibi haber izleyecek hâli olmadığını, böyle bir görüntü vermek için televizyonun karşısına geçtiğini anlamıştım. Sigaranın birini söndürüp birini yakıyor, ne kadar çabalasa da yüzündeki endişeli ifadeyi silemiyordu.

On ikiye doğru odalarımıza çekilmiştik. Başımı yastığa koydum ama bir türlü uyku tutmuyordu. Kız kardeşimle paylaşıyorduk odayı.  O da hemen uyuyamadı. Konuşmuyor, uyumuş gibi görünmeye çalışıyorduk. Epey zaman geçtikten sonra uykuya yenik düştü. Benimse dört yıllık öğretmenlik hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi akmaya başlamıştı.

Yüksek Öğretmen Okulunda çektiğimiz kurada Edebiyat öğretmeni olarak Ardanuç’a çıkmıştı tayinim. Kura çekimi uzun sürmüştü. Akşam ona doğru eve geldiğimde ilk işim, atlasa bakıp buranın yerini tespit etmek olmuştu. Görüldüğü gibi Ankara’ya epey uzaktı Ardanuç. Fakülteye başvuruda bulunmuştum. Yüksek lisans yapacaktım, ama ya Ankara’ya dönemezsem nasıl devam ederdim yüksek lisansa? Lisansüstü öğrenimi çok istiyordum oysaki. Ayrıca asistanlık sınavına girecektim. Bizim kürsüden bir hocamın asistanı “Sen git, gözün arkada kalmasın. Sınav tarihini biz sana telefonla bildiririz” demişti. Aslında bana göre güzel yurdumun her yeri birdi. Neresi olursa olsun giderdim düşünmeden. O güzelim kır çiçeklerini bağrıma basmak benim için en büyük şans, en büyük zevkti. Onları sulamak, geliştirmek ne güzeldir, kim bilir? Gel gör ki yüksek lisansı da çok istiyordum. “Ne yârden geçebiliyordum ne serden…”

Ardından erkek kardeşimle atıldığımız Ardanuç macerası… Babam, o yıl üniversiteyi kazanamayan erkek kardeşimi benimle göndermişti. Şansıma, çok iyi bir ailenin kiracısı olmuştuk. Halkı da çok iyiydi Ardanuç’un. Öğrencilerimi çok seviyordum. Onların da beni sevdiğini hissediyordum. Aydın bir öğretmen olarak yetişmiştik. Taşıdığım aydınlığı onlara yansıtacaktım.     Oraya gittiğimizin dördüncü haftasında okula giderken tenha bir yerden geçtiğim sırada “hişt hişt!” diye bir ses duydum. Sesin geldiği yöne döndüm, kimse yoktu. Tanımadığım bir erkek sesi “Çek git buradan” diye yankılandı kulaklarımda. Buna bir anlam veremedim. Çünkü ben herhangi bir siyasi derneğe üye değildim ve derslerimde siyasete asla değinmezdim. Yani öğrencilerime siyasi düşüncemi yansıtmak gibi bir niyetim yoktu. Oysa birçok arkadaşın bu konuda farklı davrandığını görüyordum. Aynı gün akşam yemeği pişirirken mutfağın camına taş attılar.

Bu olanlardan hiç kimseye, kardeşime bile söz etmedim. Korkmamıştım. Yüzünü göstermeyen bu ödleklere, bu karanlık yüzlülere bir cevap vermeliydim. Evde, sokakta, her yerde hiç etkilenmediğimi ispatlarcasına başım dik yürüdüm. Çarşıya ve okula özellikle yalnız gitmeyi tercih ediyordum. Çünkü her türlü zorluğu düşünerek çıkmıştım yola, her olumsuzluğa göğüs gereceğime inanıyordum. Orada kaldığım sürece böyle bir davranışla bir daha karşılaşmadım. Ardından yüksek lisansı kazandığım haberi geldi. Şimdi geri dönmeliydim. Ankara’ya gidip tayinimi çıkarttırmak üzere dilekçe vermeli, aynı zamanda henüz bir haber alamadığım asistanlık sınavının tarihini öğrenmeliydim. Hafta sonuna doğru iki gün izin alarak Ankara’ya döndüm. Perşembe gününü yolda geçirmiştik. Cuma günü sabahın erken saatlerinde DTCF’deydim. Bizim kürsünün bulunduğu koridora çıktığımda, lisans tezini verdiğim hocamla karşılaştım. Sinirli bir ifadeyle “Nerelerdeydin Meliha, belki gelirsin diye dün sınavı geç başlattım” dedi. Başımdan kaynar sular dökülüyordu sanki. Çünkü “Sen git, biz seni telefonla ararız” diye bana güven veren asistandan hiçbir haber alamamıştım. Büyük bir hayal kırıklığıyla oradan ayrılarak Millî Eğitim Bakanlığına yöneldim. DTCF’de yüksek lisans kazandığım gerekçesiyle Ankara’ya tayinimi istedim.

Ardanuç’ta öğrencilerimin saf bakışı, temiz yüzü beni kendime getirdi. Ben hem öğrenci hem öğretmen gibi hissediyordum kendimi. Onlara bazı şeyleri öğretmekle kalmıyor, ben de onlardan bir şeyler öğreniyordum. Mutluydum. Aradan iki buçuk ay geçmişti ki müdür bey beni çağırttı. Yaşlı, tecrübeli, babacan bir müdürümüz vardı. Odasına gittim. Oturmamı işaret etti. Elinde bir zarf vardı. “Buyurun hocam” dedim. “Tayininiz çıkmış Ankara’ya” diye cevap verdi. Sevineyim mi üzüleyim mi bilmiyordum. “Siz tayin istediğinizi söylemiştiniz ama ben çıkacağına ihtimal vermiyordum. Öğrencileriniz üzülecekler, sizi çok seviyorlar” diye devam etti.

Kardeşimle ertesi gün hazırlıklara başladık. Çocuklara nasıl söyleyecektim? Onlara son gün söylemeyi düşünüyordum ama duyulmuştu. Adım başı öğrenciler yolumu kesiyor, neden gittiğimi soruyorlar, üzüntülerini bildirip elimi öpüyorlardı. Çocuklar yarın bütün sınıflara uğrayıp “Allahaısmarladık” diyeceğim dedimse de dinlemiyorlardı. Elimi öpen son öğrencim “Bizim asıl ihtiyaç duyduğumuz sizin gibi öğretmenler kalmıyorlar buralarda, bizi nasıl bırakıp gidiyorsunuz hocam?”  deyip başını kaldırdığında elimin üzerine düşen küskün gözyaşı da bir an önce kayıp gitmek için yol arıyordu kendine. O öğrencimin soran, eleştiren o yaşlı gözlerini otuz beş yıldır hiç unutamadım, hâlâ bu gün gibi aklımda.

Son gün okula gittim. İlk teneffüste arkadaşlarımla ve yöneticilerle ikinci teneffüste bütün sınıfları dolanarak öğrencilerimle vedalaştım. Ders zili çaldığında okulun bahçesine çıktım. Dönüp pencerelere bakamıyordum. Bahçeyi geçtim. Başım önümde yürüyordum. Beynim derin bir sessizliğe gömülmüştü. Tayin istemekle hata mı etmiştim? Okulla evleri birbirinden ayıran küçük bir çay akıyordu önümde. Tam onun üzerindeki köprüden geçerken “rap rap” diye bir sesle irkildim. Yine dönmedim ama bu ses bana gittikçe yaklaşıyor, sanki arkamdan bir ordu geliyordu. Adım sesleri gittikçe hızlandı, birileri bana doğru koşuyordu. Döndüm, bir de ne göreyim, benim küçük askerlerim kızlı erkekli koşarak bana doğru gelmiyorlar mı? Gerçekten bir ordu gibiydiler. Meğer beni yolcu etmek için bütün sınıflarım (orta sondan lise sona kadar),  müdür beyden izin almışlar. Yol boyu sırayla koluma girdiler. Şu anda onlar benden büyüktüler. İçimdeki hüznü tarif edemem.

Çarşıya varmıştık. Beni ve kardeşimi otobüse bindirirlerken bir şişe kolonyayla bir tane gül tutuşturdular elime. Araba hareket ettiğinde hep birlikte el sallıyorlardı. Ben de elimdeki kırmızı gülle karşılık verdim onlara. Çok sevdikleri birini savaşa gönderiyorlarmış gibi bir hava vardı üzerlerinde. Kimi zaman şarkı sözleri daha anlamlı oluyor. İşte o gün anladım şu dizelerdeki kahredici feryadı:

“Ayrılık ayrılık aman ayrılık,
Her bir dertten olar yaman ayrılık”

Ankara’nın kenar semtlerinden bir okula çıkmıştı tayinim. Sürgün yeriydi burası. Çok iyi bir öğretmen kadrosu vardı. Çoğu, sürgün gelmişti buraya. Disiplinsiz bir okuldu. Öğrenciler başıboştu. Böyle bir yerde sert görünmeliydim. Öyle de oldu. Yalnız, ne olursa olsun, hangi siyasi fikirden olursa olsun öğrencilerim arasında en ufak fark gözetmemeye, onlara hak ettikleri notu vermeye özen gösterdim. İki yıl sonra hükûmet değişince o arkadaşların çoğu Ankara’nın gözde okullarına tayin çıkarttırarak ayrıldılar.

Okulda disiplinsizlik daha da artmıştı. Sabahçı öğrenciler başka, öğlenci öğrenciler başka görüştendi. Bir araya geldiler mi mutlaka kavga çıkıyordu. Sınıfları basıyorlar, sıraları yakıyorlar, bazı öğretmenleri pencereden aşağı atmaya kalkıyorlardı. Bu yüzden öğretmenliği bırakarak ticarete atılan arkadaşlarımız oldu. Sınıfların camlarını kırdıkları için radyatörler buz tutup patlamıştı bir keresinde. İçeriye kar yağıyordu, beş on gün ders işleyemeden o soğukta sırtımızda paltomuz, ellerimizde eldivenlerimiz, başımızda beremiz ders işlemeden öylece oturduk sınıflarda. Soğuktan ağzımızı açıp konuşamıyorduk bile. Bir olay çıktı mı bazı arkadaşlar, öğretmenler odasındaki masanın altına saklanıyorlardı. Kimse müdahale etmeye cesaret edemiyordu. Müdür bile odasına girip kapıyı kilitliyordu. Nöbetime denk gelen bu tür çatışmaları birkaç kez önlemiştim. Hepsine eşit davrandığım için seviyorlardı beni. Yapmayın çocuklar diye iki grubun arsına girip ellerimi kaldırdığımda dağılıyorlardı.

Dışarıdan bitirme sınavları da bir dertti okulumuzda. Adam kayırma, siyasi fikre göre not verme, hatta sonradan anladığım kadarıyla parayla not verme artmıştı okulumuzda. Üstelik bütün bunlardan yönetim haberdardı ve bazı kişilere not vermesi konusunda öğretmenler uyarılıyor, öğretmenlere geçirmeleri gereken listeler geliyordu. Hem de alenen yapılıyordu bunlar. Sonunda biz Edebiyat öğretmenlerine de gelmişti böyle bir liste. Bizzat okul müdürlüğüne bakan zat getirmişti bu listeyi. Kendisi de edebiyat öğretmeniydi. Müdüre, hak etmeyen öğrencileri geçiremeyeceğimizi ancak ikinci incelemede ez az 3,5 alan bütün öğrencilere fark gözetmeden zümre kararıyla geçer not verebileceğimizi söyledim. Memnun olmamıştı. Kendisine göre, listedeki bütün öğrencilerin geçer not almaları gerekiyordu. Benden kıdemli bir Edebiyat öğretmeni daha vardı. O da beni destekleyince müdür sinirli sinirli çıkıp gitti. İşte değiştirilen kâğıtlar bu sınava aitti.

Sınav kâğıtlarını değiştirip yeniden puanladıklarını anladığımızda beynimizden vurulmuşa dönmüştük. Sınav kâğıtlarını kütüphanede okuyorduk. T. Bey koşup müdürü çağırdı. Durumu izah ettik. Hiç renk vermedi. “Olanlardan haberim var, gece arkadaşları çağırıp burada yazdırdık, asıl kâğıtları ise yırtıp attık” dedi. “Öyleyse ben bu sınav komisyonundan çekiliyorum, hiçbirinin altına imzamı atmayacağım” diye tepki gösterdim ve dosyaları oracıkta bırakıp çıktım. Bir yere şikâyet de edemiyordum. Çünkü suçsuz günahsız kaç arkadaşım bunların baskısına boyun eğmek zorunda kalmıştı ve hepsi de çoluk çocuk sahibi insanlardı. Kısacası,  kurunun yanında yaş da yanacaktı. Aşağıya tükürsen sakal yukarıya tükürsen bıyık, ne yapacağımı bilemiyordum. Kâğıtları okumadığım için en sevdiğim arkadaşlarım bile zarar görme korkusuyla yüzüme bakmaz olmuşlardı. Oysa ben onları düşündüğüm için bir yere şikâyette bulunmamıştım. Ayrıca şikâyet etsem de bir şey çıkmayacağını sanıyordum. Benzeri durumlarda haklıların, nasıl haksız bırakıldıklarını duymuştum çünkü. Buna da göğüs germeliydim.

İşte bu mücadeleyi verdiğim için ağlıyordum şimdi. Bu yüzden ölümle tehdit edilmiştim. Ne olursa olsun öğretmenliği bırakmayacaktım. Ah bir uyuyabilsem! Ah beynimi dinlendirebilsem… Zira “Rüyaları gerçekleştirmenin en kısa yolu uyanmaktır”. Ben bu düşüncelerle baş başayken babam da uyuyamamıştı. Odamıza açılan koridorda sigara içip volta atıyordu. Aralı kalan kapıdan sigaranın ateşinin yanıp söndüğünü görüyordum. Canım babacığım, acaba her ihtimale karşı kapımı mı gözetiyordu. Kim bilir sabaha kadar kaç yıl gitmişti ömründen. Sonunda göz kapaklarım ağırlaştı. Uykuya yenilmiştim. Bir sarsıntıyla uyandım, uyku sersemiyle anlayamamıştım ne olduğunu. Birisi beni sarsıyor bana sesleniyordu. “Uyan kızım uyan, kurtuldun.” Yerimden doğruldum, Ortalık alaca karanlık ama radyo açıktı. Radyoda marşlar söyleniyordu. Babam odanın lambasını bile yakmamıştı. Soran gözlerle yüzünü seçmeye çalıştım babamın “Kurtuldun kızım kurtuldun” diye tekrar ediyor, “İlk defa askerî darbeye sevindim” diyordu.

Paylaşmak ister misin?:

Deli.cio.us    Digg    reddit    Facebook    StumbleUpon    Newsvine

Yorum ekle


Güvenlik kodu Yenile