SUZAN ÇETİNKAYA
1986 yılında bankacı olarak başladığım ve emekli olunca ağırlıklı olarak bankacıların geldiği ev yemekleri restaurantımda devam eden iş hayatım birçok güzellikler, zorluklar ve yorgunluklarla sürmektedir. Bu uzun süreçte birçok tecrübe, anı ve çevre sahibi oldum.
O yıllarda bankalar bilgisayar sistemine yeni geçmekte ve bu geçiş hayli sancılı olmaktaydı. Haftanın yedi günü geç saatlere kadar çalışarak geçirdiğimiz günlerde çok yorulmaktaydık. Zamanla yarıştığım bu dönemde eşimle bile az görüşüp, sadece önemli konuları paylaşmaktaydık. Bu yüzden ona söylemek istediklerimi birkaç güzel cümleyle süsleyip, blok notlara yazar ve cebine bırakırdım. O da okur okumaz telefonla bana döner ve günümün güzel başlaması için ilk adım atılmış olurdu.
Bazen de yaşanan hoşluklar güne gülerek başlamamı sağlardı. Bu sabahlardan birinde işe gitmek üzere evden çıkarken kocaman çöp poşetini atmak üzere aldım ve yola koyuldum, şubeye geldiğimde artık nasıl dalgınsam, çantamı ve çöp torbasını bankonun üzerine bıraktım. Mesai arkadaşlarım ‘bize ne getirdin?’ diye poşete çullandıklarında saatlerce gülmüştük. Tabi iş hayatının stresi bu ufak anılarla renklense de genelde çok yıpratıcı olabilmektedir.
Tüm bunların başarıyla sağlanması maalesef tek başına olmuyor. Aile içi destek ve yardım çok önemli. Tabii destek koşa koşa gelmiyor. Ben eşimin ve kızımın desteğini almak için her yolu denediğimi hatırlıyorum. Bazen duygu sömürüsü, bazen şaklabanlık, bazen vaatler, bazen küslük… Sonuç, eh fena değil...
İşimi kolaylaştıran ev aletlerine sahip olmak da ayrı bir avantaj sağlamakta. Örneğin; çok iyi bir ütü, mutfak robotu, vs… Bunlar işimi kolaylaştırdığı gibi zaman da kazandırıyor. Zaman artınca aynaya bakma vakti gelmiştir. Ancak benim kendime ayırdığım zamanlar genellikle hafta sonu uykumdan feragat ederek geçmiştir. Kalabalıkta saatlerce kuaförde kalmamak adına sabah erkenden kuaförüme gider orada kimse yokken gazetemi okuyarak işlerimi halleder ve eve gelirken kahvaltı için sıcacık ekmeğimi alıp, evde kahvaltı hazırlığına girişirdim. Hafta sonunu evdeki düzeni sağlayıp, kendi bakımımı da yaparak karşılayınca iki gün çok keyifli geçerdi. Aile içindeki sağlıklı ve huzurlu ortamı iş yerimde de sürdürebilmek çok büyük bir şans olsa da, dostane ilişkileri sürdürebilmek için herkes elinden geleni yapmalı diye düşünüyorum. Tabi zaman zaman sorunların çıkması gayet doğal, ancak önemli olan bunları büyütmeden, çözümsüz hale getirmeden halledebilmek.
Krediler yetkilisi olarak çalıştığım dönemde şubemize krediler yönetmeni olarak gelen Arzu’yla yaşadığım tatsız başlangıç buna en iyi örneklerden biridir. Arzu şubemize geldiğinde kredi müşterilerini ve işlemleri ona tek tek anlatmaktaydım. Fakat aynı anda telefonlara, müdürümüze, genel müdürlüğümüze ve gelen müşterilere cevap vermek zorundaydım. Bu esnada Arzu’yu bilgilendiremediğim bir işlem günümü mahvetti. Çünkü Arzu, müdür beyin odasından çıkarak hiddetle yanıma geldi ve bana çok zor durumda kaldığını, özellikle mi bu bilgiyi vermek istemediğimi (ki en acı tarafı o, çünkü daima bilgi aktarmanın ve ekip başarısının önemine çok inanmışımdır) ima edince çok üzülüp, incindim. O an kendimi savunmanın yolu yoktu, kaldı ki bende konuşacak hal kalmamıştı. O gün öğlen yemeğine yalnız başıma çıktım ve uzun uzun yürüdüm. Bu tatsız olayı düşünürken küçük bir kızın sattığı çiçekleri görünce bir saniyelik hızla düşünerek çiçekleri aldım ve ufak bir notla ‘beni tanıdığın zaman bugünkü ön yargından eser kalmayacak, tekrar hoş geldin’ yazarak Arzu’nun masasına bıraktım. Ne mi oldu? Artık emekli bir bankacıyım, Arzu’da çok sevdiğim ve görüştüğüm bir arkadaşım.
İşyerinde bazen de güzel, espirili bir konuşma, bir olay tatsızlıklara sünger çekiveriyor. Bir gün şefim muhaberattan gelen kuryeyi masama bırakıp tüm yazışmaları cevaplamamı istedi. Yazışmalardan biri genel müdürlükten gelmiş olup, şubemizde bir sanat eserinin bulunup bulunmadığını ve varsa belirttikleri formata uygun döküm istenmekteydi. Ben bu yazıya böyle bir eser mevcut değildir diye cevap yazacakken birden aklıma bir muziplik geldi ve genel müdürlüğün istediği formata göre yanımda oturan çalışma arkadaşıma ithafen şöyle bir cevap yazdım: ’’Yazınız gereği şubemizde sanat eseri niteliğinde bir eser bulunmakta olup, ebatları 90-60-90’dir. Yapım yılı: arkadaşımın doğum tarihi, yapım yeri: arkadaşımın doğum yeri, yapan sanatçı: arkadaşımın anne-babasının adı.’’ Amacım bu yazıyı arkadaşıma gösterip espirinin orada kalmasıydı. Fakat o ısrarla yazıyı kuryenin içine koyup imzalanmak üzere şefimizin masasına bırakmamı ve sonucu çok merak ettiğini söyleyince ben de aynen dediği gibi yaptım. (Şeytan bu ya!) Ancak iş akışı gereği tarafımca tamamen unutulan bu yazı şefim tarafından imzalanmış ve müdüre hanımın masasına bırakılmıştı. Akşam müdüre hanım odasından elinde bir yazı ile fırlayıp, ’’Metin bey, bizim şubemizdeki sanat eseri nedir, nerededir görmek istiyorum’’ diyince o an Metin bey kem küm ederek bakışlarını bana yöneltti ve ’’yoğundum müdüre hanım, inanın Suzan hanıma çok güvendim, aklıma bile gelmedi’’ diye savunması ve benim kıpkırmızı olmamı asla unutamam. Müdüre hanım; ’’Suzan!’’ diye bana dönünce ben de durumu izah edip, ’’Metin beyin imzalamayacağını düşündüm ve bu olayın sizin odanıza gelmesine çok üzüldüm’’ diyerek özür diledim. Müdüre hanım; ‘’ bende size güvenip imzalayıp gönderseydik rezil olmuştuk’’ diye söylenip gitti. Kalan arkadaşlar, Metin bey ve ben hariç, gülme krizindeydiler. O günden sonra müdüre hanım ’’demek öyle Suzan ha’’ diye aklına geldikçe konuyu açıp şubece gülüyorlardı. Bu da unutamadığım anılarımdan biridir.
Bankacılık bazen okul yıllarını da anımsatır, tabi ona o yılların kavak yellerini yüklersek… Müşterilerimize, çalışma arkadaşlarımıza lakaplar takıp, taklitlerini yaparak çok gülerdik. Tabi tüm bunlar akşam beşten sonra olurdu. Yani keyifli bankacılık akşam beşten sonra başlamaktaydı.
Acısıyla tatlısıyla geçen bankacılık hayatımdan sonra şu an ‘Nevale ev yemekleri’ adı altında açmış olduğum iş yerimde yine her gün bankacı arkadaşlarımızla birlikteyim. Bu kez ben yemek yapıp sunuyorum, benim ellerime onların ayaklarına sağlık…
Geçen yıllar bana iş hayatına önem vermeyi ve işime saygı duymayı, daha da önemlisi ekip anlayışını ve beşeri ilişkilerin önemini öğretti. Bir gün her iş son bulsa da değer verilen ilişkiler devam ediyor. Yıllar sonra da eski dostlar tarafından aranmak insanı çok mutlu ediyor.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

