ŞULE ARIKAN
Bugün doğumgünüm...Yolun yarısına bir var.Ama zamanla dost olmalı hatın kişi. Tatlı bir rekabet belki..
“Hatın kişi” derdi nenem.”Hatın kişi dediğin...diye başlardı her biri ders niteliğindeki cümleleri. Bilmeden “hatın kişi “olmak çok zor olmalı derdim küçücük yüreğimle. Çok sonra anladım aslının “Hatun kişi” olduğunu ve hangi yüzyılda, hangi coğrafyada, hangi şartlarda olursanız olun, dört mevsim, yedi/yirmidört kadın olmanın anlamını.
Şimdi yere dik dik bakarak yürüdüğüm zamanlarda nenemi hatırlatıyorum kendime.Gülümsüyorum ve gökyüzüne çeviriyorum yüzümü. Maviyi unuttuğum bu dar zamanlardan utanıyorum ve inadına martılar kadar aşık bakıyorum mavilere...
Dört köşe pembe çerçevelemedik mi önce hayatı. Masallardaki prenseslerdik; büyüdük yeşilçam filmlerinde aldık yerimizi. Doğuştan hazırdık da bu filmlerde mi pekiştirdik sevmeyi,aşık olmayı,aile kurmayı ,anne olmayı..Neden sonra hayal kırıklıkları da girdi hayatımıza. Zamanı kısa kısa filmlerimizde yakalamaya çalıştık. Değiştik, bilgiyle yoğrulduk, öğrendikçe aydınlandık ama yaşadığımız coğrafyada kadın kimliğinin yüklemleriyle de tanıştık. Zorlandık, zorlandıkça güçlendik; güçlendikçe güzelleştik. Hikayelerimiz çoğaldı, çeşitlendi, renklendi.
Kulağıma çalınan ilk vapur sesini hatırlıyorum hikayemde. Vurulmuştum bu şehre.On altı yıl önceydi ve onyedi yaşımda ,fakülte bahçesinde ,benden ağır kitapları kucaklarken geleceğimi kucakladığımı sanıyordum. Az kalmıştı. Avukat olacaktım ve o dönemin televizyon dizisindeki mavi döpiyesli hatun gibi kasıp kavuracaktım ortalığı :Kanun kanundu...
Adliye koridorlarını arşınladığım ilk yıl ,yaşadığım şaşkınlığın ve hayal kırıklığının hala bir tarifi yok bende. Kendimi bildim bileli istediğim , emek verdiğim ve sonunda kucakladığım hayalim tuzla buz olmuştu. O kadar şaşkın olmalıyım ki bir keresinde yanıma yaklaşan yaşlıca bir hakim ,”kızım kötü örnek, örnek olmaz “ demişti. Tam beş yıl sonra anladım ne demek istediğini . Avukat olarak ,kadın olarak, idealist bir kadın avukat olarak çok ağlattı o koridorlar beni. Mutsuzdum. Zaman kaybediyordum ve kararımı verdim. Ofisimi kapattım, işlerimi devrettim ve kararımı aileme açıkladım. Abartılı olmaz biliyorum. Üçüncü dünya savaşı patlak verdi. Eşim dışında tüm ailem ,dostlarım karşımdaydı...Ama olsundu ,alışıcaklardı ,alıştılar da...Dar zamanlarımdı, nenem hala hayattaydı o zaman ve yine beni rahatlatan sihirli cümlelerinden birini söylemişti sadece. “Altın yere düşmekle pul olmaz kızım..”
Eşimle ufacık bir evde yaşıyorduk o zaman,hani şu stüdyo tipi diye tarif edilen bir oda bir salon herşeyin heryerde olduğu evlerdendi.Kararım gibi evliliğim de oldukça yeniydi. Severek ve inanarak evlendik biz. O zaman da şimdiki gibi en büyük destekçim oldu eşim. Cesurduk ve hayallerimiz vardı. Hangimiz daha cesurduk onu bilmiyorum ama? Bir kaç ay geçmemişti ki eşimden iş teklifi aldım.O da istifa edecekti, olmayan sermayemizle bir şirket kuracaktık ve ticaret yapacaktık. Makina mühendisi ve hukukçu. Güçlerimizi, bildiklerimizi birleştirecektik.Yapar mıyız?, dediğini hatırlıyorum heyecanla...Yaparız, dedim.İstedikten sonra elbette yaparız. O küçücük evin ,küçücük salonuna bir çalışma masası,üzerine bir bilgisayar ve bir de fax cihazı kondurduk. Hah ...bir bunlar eksikti dedirtecek cinsten sırıtıyorlardı. Şimdiki tabirle home office çalışacaktık ki aksi maddi olarak mümkün değildi. Ve tam maraton başladı derken ,sürprizzz... Hamileyim. Hem de ne hamile...Ağır aksak ,sıkıntılı geçen otuz sekiz hafta.İşler ağırlaştıkça ben ağırlaştım,maddi yükümüz ağırlaştı ve ruhumuz ağırlaştı zaman zaman. Bıçak sırtı günlerimiz oldu ama pes etmedim,pes etmesine de izin vermedim eşimin. Kulaklarımızı tıkadık karamsar cümlelere ve çalıştık. Başaracaktık, emindim. Doğuma kadar bigisayar masasına ve telefona yapışık geçti günlerim. Mesai saatimiz yoktu zaten. Eşim, ben ve karnımdaki kızımızla sabaha kadar malzeme saydığımız, sıraladığımız,paketlediğimiz günler çoktu..Endişeli ama umutluyduk ve en önemlisi mutluyduk. Kızımın gelişiyle dünyamız genişledi ama evde adım atacak yer kalmamıştı.Kucağımda kızım ,elimde telefon ,bilgisayar masasının başında “Çocuk sesi mi ? Yooo size öyle geldi heralde “ dediğim, üç adımlık evde elimde telefon, peşimde emekleyen kızımla köşe kapmaca oynadığım, güç bela hazırladığım çizimin son noktasını koymak üzereyken bilgisayarı kapatan kızımın “ditti...anne ,ditti...” kahkahalarıyla kahkahalara boğulduğum ,dalıp dalıp yemeğin dibini tutturduğum, kızımı uyuttuğumda telefonun sesini kısıp cebime sokuşturarak temizliğe giriştiğim, ”Ohh be! sabaha karşı serin serin ütü yapmak daha rahatmış” dediğim günler başladı... Kızım üç yaşına gelene ve yuvaya başlayana kadar bu şekilde idare ettik ,sonra ufacık bir ofis kiraladık. İşlerimiz yavaş yavaş meyvasını vermeye başladı, tempomuz arttı, sorumluluklarımız arttı; ama çok keyifliydik. Şimdi mi? Bir yıl önce dörtyüzmetrakare iki katlı bir atölyeye geçtik,sattıklarımızı üretmeye başladık..Hala da üretiyoruz. Bunun bir parçası olmaktan duyduğum hazzı tahmin edersiniz..Hala çalışıyorum,hatta daha çok çalışıyorum.Şoför nebahat misali ,okul,iş,ev üçgeninde bitkin düşüyorum. Akşama yemeği, biriken ütüyü, kızımın okuldan gelen istekler listesini düşünüyorum aynı anda...ama mutluyum. Sabah panjurları açarken maviye çevirdiğim yüzüme vuran serinlikle mutluyum ,yataktan fırlayıp “günaydın annecim artık sabah oldu mu?” diyen kızımın sesiyle mutluyum, “bugün çok iş var günaydın canım “deyip,hazırladığım kahvaltıya illa bir kusur bularak bana takılan eşimin neşesiyle mutluyum, işyerinde imalatı biten her bir makinayla mutluyum,kızımı okul kapısında beklediğim üç beş dakika sevdiğim CD’yi takıp arabada omuz titretirken mutluyum,gece yataga uzanıp elime aldığım kitabımı okurken mutluyum.....
Ve biliyorum,isteyince zamanla dost oluyor hatun kişi...Yetiyor ve hatta arttırıyor bile. Küçük meleklerine,eşine,ailesine,dostlarına,çat kapı misafirlerine,evine,işine ve tabii ki kendisine,kadın kimliğine yetişiyor,yakışıyor ...
Sevgiyle kalın...
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

