Otobüsün soğuk ve tıngırdayan camına dayıyorum başımı ve dolunayın aydınlattığı otobanı izlemeye koyuluyorum. Bir yandan da şarj etmeyi unuttuğum ipod’umdan gelen müziği son derece kısık bir sesle duymaya çalışarak tasarruf ediyorum. Otobüs tıklım tıklım dolu fakat ben tek başınayım ve alabildiğine huzurlu. Gece yollarının mahremiyeti ve kendine has yalınlığıyla yine baş başayım.
Bundan 15 sene önce İstanbul Ankara arası yaptığım beş saatlik gece yolculukları inanılmaz yalın bir keyif ve huzur doluydu benim için. Dolunay olmasa bile eğlenceli ve renkli olurdu gecenin yolları, her zaman seyredilecek bir sürü detay bulunurdu gece karanlığında ne olsa. İşte eski deneyimlerim yüzünden yıllar sonra çıktığım bu otobüs yolculuğunun da aynı şekilde heyecanlı ve son derece keyifli olacağına inancım tamdı. Üstelik sabahları vardığım Ankara’da nasıl hiç uyumadan okula gidip akşama kadar oradan oraya koşturuyorduysam bunu şimdi de yapacağıma dair hiç şüphem yoktu. Ancak kısa sürede fark ettim ki, anneannemin sıkça tekrarladığı bir sözü derinden yaşayarak hissetmek için onun yaşına gelmeye gerek yokmuş: “İnsan kendini hep genç zannediyor ama bedeniyle birlikte zihin de yaşlanmıyor maalesef evladım.”
Hülyalı başlayan gece yolculuğum bir iki saat içinde bir işkenceye döndüğünde yaşlandığımı gerçekten ilmeklerimde hissetmenin acısıyla kıvranıyordum. Evet, artık sabırsız, yaşlı, yorgun ve tuvaleti olmayan şehirler arası otobüse binmesi dehşetli stresler yaşamasına sebep olan bir insandım. Yıllar sonraki ilk otobüs yolculuğuma yani Bodrum Antalya arasında geceden sabaha dek sekiz saatten fazla sürecek olan yolculuğuma böyle başlamıştım.
Ne zaman olmuştu tüm bunlar? Ne zaman 36 bedenime rağmen iki koltuk, bir battaniye, bir yastık, göz bandı, lens kutusu, numaralı gözlük, portatif kitap lambası ve müziksiz yolculuk yapamaz hale gelmiştim?
Kendimle dalga geçerek hafifletmeye çalıştığım huzursuzluklarımın ve uykusuzluğumun tek sığınağı olan müziğim de onca çabalarıma rağmen birden kesiliverdi. Artık bu loşlukta kitap okumaya çalışan, çocuk viyaklamalarına ve televizyondaki dizi filmin gürültüsüne dayanmakta zorlanan, uykusu tamamen kaçmış ve ertesi gün bu halde nasıl akşama kadar çalışacağını dert edinen bir insan haline dönmüştüm.
Neyse ki tuvaleti olmayan bu otobüs her fırsatta duruyordu, ben de durduğu her otogarda da inen ve binenleri seyrederek oyalanıyordum. Yalnız bindiğim otobüslerde edindiğim alışkanlık gereği hiç bir tanıdığım olmasa da otogardan ayrılırken hayali birilerine el sallayarak kendimi eğlendiriyordum.
Garajın birinde böyle gevrek bir halde karanlığa el sallarken mahcup bir kız geldi yanıma, muavinle birlikte; “burası boşsa oturabilir miyim acaba, benim koltuk kırıkmış da...” diyerek tedirgin bir gülümsemeyle yüzüme baktı. Ah; halbuki hayallerimde iki koltuğa uzanıp sabaha kadar uyumaya çalışmak vardı! “Tabi” diyorum mecburen, kızın suçu yok, muavinin de yok ama üstüne alıyor ikisi de sanki koltuğu kendileri kırmış gibi ve uzun uzun özürler dileyip teşekkür ediyorlar. Ne de olsa uyku tutmuyor beni, bari sohbet ederiz diyorum içimden ve kız yanıma ilişiveriyor.
Muğla Üniversitesi’nde öğrenci, son sınıfta ve birkaç haftaya kadar mezun olacakmış. Büyük zorluklarla okumuş, konuşmalarındaki mahcubiyet yüklü gururdan da belli, nihayet mezun olduğu ve ailesindeki ilk diplomalı kadın olarak iş hayatına atılacağı için alabildiğine heyecanlı ve mutlu.
Şimdilik onun hikayesi bu kadar, ama halinden belli ki çok güzel başka hikayeler yazacak, başka insanlara da dokunarak üstelik; fakat şimdilik hayata karşı engellenemez bir açgözlülükle bana ne iş yaptığımı, neden yolda olduğumu soruyor, anlatıyorum.
“İçmimarlık mezunuyum” diyerek başlıyorum söze, okul biteli on sene oldu. Bir yandan da “hikayemize niye bitirdiğimiz okuldan başlıyoruz” diye düşünüyorum içimden. Kendini bir çok kimlikle tanımlıyor insan, ama bu kimliklerin senin gözünde birincisi hangisiyse, kendini anlatmaya onun evveliyatından başlıyorsun sanırım. Eğer bir anne oluşunsa senin hayatındaki öncelikli kimliğin, “İki çocuğum var, büyük kız lise sınavlarına hazırlanıyor, küçük ise oğlan, daha ilkokulda” filan şeklinde başlıyorsun kendini tanımlamaya. Öncelikle bir iş kadını olarak tanımlıyorsan kendini; hikayene bitirdiğin okulla ya da iş hayatına atıldığın ilk seneyle başlıyorsun. Ben de farkına bile varmadan yıllardır böyle anlatmaya alışmışım hikayemi. Yine aynı şekilde başlıyorum.
Mezuniyetten sonraki bir iki yıl yarım cümleye sığıveriyor, çünkü çok etkisi olmamış benim bugünüme; “Bir mimarlık firmasında çalıştım ilk zamanlarda sonra da yat sektörüne girdim ve orada kaldım.” Benim kariyer diye tabir ettiğim dönemim işte tam da bu cümleden sonra başlıyor. Yüzümde belirmesini kontrol edemediğim gülümsemeyle daha yavaş bir tonda sindirerek anlatmaya devam ediyorum:
“Deli işi aslında bu, milim milim detaylarla uğraşacaksın, çizimi ayrı dert, kontrolü ayrı, iş yaptırması apayrı. Okulda öğrenmemişiz yat tasarımıyla ilgili hiçbir şey. Hani diyebiliriz ki böyle bir sektör yok aslında resmi anlamda. Biz ne okulda öğrendiğimiz gibi içmimarlık yapıyoruz ne de gemi inşa mühendisleri gibi hesap kitap. İkisi de değil ama hem ikisi hem daha azı bir yandan da daha fazlası. Boşuna değil yurt dışında birkaç ülkede yat tasarımı adı altında dört yıllık bölümler var, üstüne de iki yıllık yüksek lisans eğitimi; eh gerekiyor uzun uzun eğitimini almak bu işin. Türkiye’de de bir iki okuda bu sene başladı yat tasarımı programları, ne olsa sektör büyüyor…”
“Ben yatların iç mekanlarındaki tasarımı çalışarak öğrenenlerdenim. Benim gibi tesadüfen bu işe bulaşmış olanların büyük kısmı hiç keyif almaz tersanelerde teknelerde çalışmaktan. Bazısının karadaki teknenin üzerine çıkınca merdivenle başının dönmesi tutar, sinirleri boşalır. Bazısı rahat nefes alamaz talaştan ya da raspadan. “Üstüm kirlendi, dengede durmak zor, saçlarım bozuldu, içerisi çok karanlık, aman çok detaylı uğraşmak lazım, güzel bir yere öğlen yemeğine gidemiyoruz buradan” filan tadında bir sürü serzeniş gelir yat işine bulaşmak zorunda kalanlardan. Hele de bir kadınsan daha da zordur tekne tepesinde çalışmak.”
“Ama bir kere sevdiysen bu işi, her zor işte olduğu gibi kendini ayrıcalıklı bir konumda hissedersin çalışırken. Tersanelere alıştıysan şantiyeleri küçük görmeye ve beğenmemeye başlarsın farkına varmadan. Ne olsa şantiyeler tersaneler kadar tehlikeli, karmaşık, zor, erkek egemen, nev-i şahsına munhasır alanlar değil ya! Üstelik tüm mimar, içmimarın toplanıp da çalışmaya gittiği bir “şantiyeler bölgesi” de yok hiçbir yerde. İlla şehir dışında, illa deniz kıyısında ya da denize teknenin yürütülmesinin mümkün olduğu bölgelerde inşaat yapma zorunluluğu yok kimsenin. Bu açıdan hem biraz kısıtlayıcı belki hem de yuvamsı bir ortamdır bu. Tersaneler bölgesini yuva gibi görmek ancak orada geceli gündüzlü çalışanlara dair bir özellik bu arada muhakkak…”
Üniversiteli kız birkaç detay soruyor ben de devam ediyorum heyecanla:
“Milyon dolarlık teknelerin tepesinde çalışıyorsun, bu paraları ödeyen müşterinin karşısına inşası devam eden teknenin üzerinde kot, t-shirt, lastik ayakkabı üçlemesinden hallice anca yer alabilirsin. Zaten o müşteri de daha düzgün bir kılıkta gelmez teknedeki görüşmelere. İstersen topuklu ayakkabı, etek ceket takımla gel de çık o teknenin üzerine ve bir de çok çalışıyor imajı yarat. Mümkün değil. Bir; teknik olarak hareket etmen çok zor iki; her merdiven altında çalışan birileri muhakkak vardır ve başlarını kaldırıp yukarıya bakmaları an meselesidir üç; sen rahat edemezsin ayrıca yerine uygun giyinip gelmediğin için seni pek de ciddiye alan olmaz. Yerine göre giyinme kavramı vardır ya; bazen bu kavram hiç beklenmedik şekilde çalışır işte, beklenenin tam da tersine. Zaten kıyafetini görecek başka birileri de pek yoktur etrafta. Teknede çalışan işçiler, taşeronlar, formenler, mühendisler, proje müdürleri artık her kimse hepsi aşağı yukarı senin gibi. Ama yine de evde üç gün tv karşısında yatmış da kalkıp işe gelmiş gibi bir halde de olmaman gerekir. Hem spor olacaksın, hem şık. Hem kirlenmeye müsait ve üstünün kirlenmesine kesinlikle aldırmaz olacaksın hem de tertemiz ve düzenli. Çantanda ıslak mendil, küçük ayakkabı boyası, ruj, ayna, kolonya, yara bandı gibi bilumum ıvır zıvır mutlaka yer alacak ve tekneden inince çaktırmadan kendini toparlamayı bileceksin. Çünkü her zaman ve her yerde sen yine de bir kadınsın.”
“Bir de ne yaparsan yap erkek egemen bir ortam tersane dediğin. “Mıy mıy” olmayacaksın. Hareketlerin dengeli olacak, dar bir yerden geçerken ya da yüksek bir yerden inerken yardım almadan kendi başına geçip gideceksin. Ama karanlık bir mekana girerken de lambayı başkasına aldıracaksın muhakkak. Bir dengeye oturtacaksın hareketlerini…
Erkek egemen dedim ya; bu belki de iş hayatında tüm branşlarda geçerli bir durum. Kadınlar için çoğunlukla dezavantaj bazen de avantaj. Tersanelerde de aynı durum geçerli. Genelde bir kadının kendisine iş vermesi niyeyse dokunduğu için erkeklere; konuşmalarında dikkatli olacaksın. İncitmeyeceksin kimseyi ama ezdirmeyeceksin de kendini. Çünkü kim olursan ol, genelde bir teste tutulur kadın iş buyuranlar. “Bana iş veriyor ama acaba gerçekten biliyor mu, şunu kesin bilemez bak hemen sorayım da görelim bakalım”. Kimse bilmez ki herkes kendi işini iyi bilmek zorunda, başkasınınkini değil. Ama bu tip durumlardan iyi sıyrılacaksın yoksa sana duyulan saygı azalır, her fırsatta ezilmeye açık hale gelirsin. Eğer bilmediğin bir şeyse sorulan; karşındakine sen saygını göstererek sana öğretmesini isteyeceksin. Hem işveren, hem bilmediklerini onlara sorarak öğrenen, hem arada bir baklava ısmarlayan, hem dertleşen, hem de mutlaka ve her ne olursa olsun dertlerini dinleyen, karşındakilerle gerçekten ilgilenen bir kişi olacaksın.”
Kız biraz şaşırıyor. “Hani bir işe girecektim, sadece iyi çalışacaktım, ay sonu maaşımı alıp yıllar içinde yükselecektim? Ben hep öyle hayal etmiştim iş hayatını. Ama bahsettiklerin para kazanmak ya da işini iyi yapmakla pek ilgili değil ki” dedi. “Unutma” dedim ben de; “kimse sadece para için çalışmaz. Mutlaka başka kazançlar da elde etmeli insan iş hayatından, yoksa uzun süre o işte kalmaz ve evet başlamadan önce herkes iş hayatını senin dediğin gibi hayal eder.
Okula girmeden önce de sadece derslerimi çalışacaktım, sınıfımı geçecektim diye düşünmüştün mutlaka değil mi? Ama hayat bir bütün ve her öğesini birden yaşarsın, yaşamalısın da, başka türlüsü sadece hastalık getirir” diyorum. Sadece çalışmak diye bir şey yok, çalışma hayatının içinde sosyallik var, bütün gün ofiste oturarak çalışsan bile sosyal olmalısın. Kiminle nasıl iletişim kuracağını bilmelisin, dengeleri korumalısın. İşini iyi yaptığında ise gözler daha fazla üzerinde olacaktır, eleştirilere her zaman açık ve yapıcı olmalısın.
Haftanın altı günü, gününün en az sekiz saatini iş hayatına vereceksin bu yola bir kez girdiğinde. Ama aileni, hobilerini, iş dışındaki sosyal hayatını da mutlaka canlı tutmalısın. Düşün ki bir masan var senin. Bu masanın ayaklarından biri iş hayatını, diğeri aileni, bir diğeri senin benliğini ve psikolojini, diğeri hobilerini, öteki ise sosyal hayatını temsil ediyor. Unutma ki yıllar geçtikçe de senin çabanla masan büyüyüp ayakları çoğalabiliyor. Fakat o ayaklardan bir tanesi inşa edildikten sonra mutlaka düzenli olarak kontrol edilmeli. Yoksa ayak çürür gider ve masan topal kalır. Şu da var ki, ne kadar çok ayağın olursa, o kadar da sağlam basarsın hayata. Birini kaybettiğinde diğerleri senin ayakta kalmanı sağlayacaktır.
İşte iş hayatında bu dengeleri yaratmayı ve korumayı öğrenirsin. Dünyanın neresinde olursan ol, genellikle kadın olmak daha fazla ayaklara sahip olmayı gerektirir. Bu yüzden ayakları çoğaltmak ve dengeyi oluşturmak hayattan aldığın keyfi de artırır. Belki başlarda yorucudur ama unutma ki ne kadar çok ayağımız varsa o kadar çok yere basabilir, o kadar çok hayata dokunabilir ve o kadar çok yaşamış oluruz.
İşte bu dengeleri yaratabilmek için aslında herkes çalışmalı. Ne iş olduğu önemli değil, yeter ki sana dokunan bir iş olsun. Ne istediğini ilk baştan itibaren net çizgilerle belirlenmiş bir halde bilmene hiç gerek yok. Bunun için kasma kendini, sadece doğruyu bulmak için denemeye açık ol. Bir şeyler üret ve kendini zorla ve tanı. Zorlanmak ilerlemenin ön koşuludur çoğu zaman.”
Biraz rahatlamışa benziyor. Uzun süredir “acaba nerede çalışabilirim, ne iş yapabilirim” diye çok düşünmüş. Nereden başlayacağını kestiremiyor.
Diyorum ki; olmaman gereken tek yer ise bana sorarsan araf. “O mu bu mu, ay ne yapsam, şöyle mi olsa, hay Allah denesem mi” şeklinde kararsız ve çekimser kalma hiçbir zaman hayata karşı. Deneyerek bul doğruyu, sadece düşünerek değil. “Hangisi daha iyi” diye düşünürken karar veremeden geçiyor hayat. Araf tehlikeli. Hiç olmadık bir yola sürükleyebilir insanı.
Biliyorum çenem düştü, ama yolun da sonuna yaklaştık zaten. Antalya’ya girerken hava aydınlanmaya başlıyor. Önümde koca bir gün var. Gar tuvaletinde kendime çeki düzen verip tersaneye gidişimden gece 12:00 otobüsüne dek geçirilecek koca bir gün. Dönüş yolunda ne de olsa yorgunluktan bayılmışçasına uyurum diyorum. Dinleyicim ise daha genç, uykudan eser yok gözlerinde. Sabahlama konusunda sınav dönemlerinden antrenmanlı olduğunu söylüyor zaten.
Ben de son sözlerimle kafasını şişirmeye devam ediyorum.
“İdeal hayat diye bir şey yok zaten. Bu herkese göre değişir, insanın kendisi bile birkaç yıl içinde ideal hayat tanımını kökten değiştirir. Benim ideal diye tarif edebileceğim kadın hayatını, kaba bir hesapla 28 farklı arkadaşımının harmanlanmasıyla oluşturmak ancak mümkün mesela.
Zaten farklı olmaya gerek var, mükemmel olmaya değil.Çünkü, biliyorum ki herkesin bir hikayesi vardır ve bütün hikayeler anlatılmaya değer.
Bir insan hayatındaki hikayelerin kaç tane olduğu, hangisinin ne zaman başlayıp ne zaman bittiği, hatta bitip bitmediği bile belli değildir.
Bazılarının ise öldükten sonra bile hikayelerinin devam ettiği olur. İşte onlar aramızdaki şanslılardır. Şanslı olup olmadığımızı anlamanın tek ön şartı ise denemeyi göze almak ve hayatımız boyunca irili ufaklı, anlatılmaya değer hikayaler yaratmaktır.”
Otogarın kafesinde konuştuğumuz bu son sözlerden sonra telefon numaralarımızı alıp ayrılıyoruz. Yeni hikayeler yazmak üzere.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

