Araçlar
Kayıt Giriş

zamanehatunlari.com

BURADASINIZ: Ana Sayfa » Hikayeleriniz » Hepsi biz kadınların hatası
Pazar, 20 May 2012
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 46
ZayıfEn iyi 

Hepsi biz kadınların hatası

e-Posta Yazdır

NİL ÇAYANNİL ÇAYAN 

Sabahları uyanmak, uyanınca da afyon patlamak için hatırı sayılır bir zamana ihtiyacı olan ben o sabah kurdugum üç saate ciddi bir fark atarak yataktan fırladım. Duş, kahvaltı, fön, makyaj, telaş... Geceden hazırlamış oldugum kıyafet giyilip, çoraplar kaçmasın diye azami dikkat gösterilip, topuklular da ayaklara geçirilince hazırdım sonunda. Son bir kez daha aynaya bakıp üniformamın kusursuz olduguna kanaat getirdikten sonra evden fırladım.

Kolay degil, o sabah iş hayatımın ilk günü başlamaktaydı. Yirmi dört yıldır bilinçaltı/üstü/kenarı/köşesi, okunanlar, konuşulanlar, anlatılanlar, gözlemler, kodlamalar ve de hayallerle bu güne hazırlandırılmıştım...

Mutlaka iş hayatım olacak, para kazanacagım,önce arabamı alacagım,çok başarılı olacagım,arkadaşlarım, sosyal çevrem de olacak,spor yapmaya devam edecegim,sevgililerim de olacak,sonra –ama bayagı bir sonra- çocuklarım da olacak,ama çalışmaya devam edecegim,kimselere muhtaç olmayacagım, kısacası amaç bagımsız olmak,“çocuk da yaparım, kariyer de”, “tek taşımı da kendim alırım gerekirse”, lay lay lom...

Şirketin kapısından girdim, dimdik kendimden emin yürüyüşümle tüm çalışanların arasından geçip patronun yanına gittim, biraz konuştuk, yerim gösterildi, insanlarla tanıştırıldım ve maraton başlamış oldu.

Bir turizm şirketiydi, tur operatörü denilen cinsinden. Mekan Paris. Arkamda hakkımda sarf edilen ilk iş yeri dedikodusunu duydum : “Ne kadar da BCBG!” (*) Ben mi? Ne alakası var? İşim olmaz onlarla, dalgamı bile geçerim hatta. Ama işte dakika bir gol bir; “kodlanmışlıgın” ilk işareti. “İş kıyafeti” diye bir şey var herhalde, üniforma dedim ya başta,işte o. Üzerimde gayet şık bir tayyör var. Öyle konfeksiyon işi de degil. Henüz tanınmamış genç modacılardan birinin elinden çıkma, konfeksiyondan pahalı,”haute couture”den ise çok ucuz. Ama yine de “tek”... Oysa ki diger çalışanların hepsi spor giyinmiş. Müşterilerle yüzyüze geldigimiz bir şirket degil burası. Biz tatil planı üretiyoruz,seyahat şirketleri de bunları tüketiciye satıyor. İki kere görüşmeye gelmiş olmama ragmen ya görmemişim ya da işte bu kodlama meselesi beni iyice etkisine almış, şimdi kıs kıs gülüyor bana. Sonraları Murphy’yle de kanka oldu zaten bunlar,hayatım boyunca benimle eglenip durdular...

Orada üç sene çalıştım. Sürekli yükseldim,sorumluluklarım arttı,kararlarda söz sahibi oldum,ta ki Körfez Savaşı patlak verip korkak fransızlar tatile çıkmaya çekinir olup şirket iflas edene kadar.

Şu kodlanma hikayesine bir kez daha dönelim. Bagımsız,başarılı vs olunacak ya, bu havalı paketin içinde toprilden uzak durmak da var. Ne de olsa o zaman kendi başarın olmuyor! Ben de kalkıp başka bir şehirde her sene yapılan,sadece profesyonelle açık bir turizm fuarına gittim. Amacım iş başvurusu yapmak istedigim şirketleri seçmek.

İlk şirketimde altmış küsür kişide sadece dört Türk olmamıza  ragmen patronun da benimle aynı pasaportu taşıyor olması nedeniyle,o zamanlar gayet onurlu ve gururlu bir bakış açısı sandıgım,bugün ise kompleks olarak adlandırdıgım dürtü beni tamamen Fransız bir kurumda çalışmak “zorunda oldugum” konusunda itekleyip duruyordu. Bu da yetmez,üstüne bir de en prestijlilerinden biri olması gerekiyordu! Böyle bir yere torpilsiz baş vuracak,kabul edilecek,başarılı olacaktım...

Fuarı şöyle bir dolaştıktan sonra fazla bakınmama gerek kalmadan aradıgımı buldum. En büyük yeri kaplayan, en iyi malzemeler kullanılmış, tanıtım için ciddi bir bütçe ayırılmış,digerlerinin arasında “ben buradayım” diye bagıran,piyasaya yeni girecek pırıl  pırıl bir şirket. Club Med yıllardır tatil köyü konseptinde zirveye oturduktan sonra şimdi de tur operatörlügüne soyunuyordu. Bu amaçla yeni bebegini görücüye çıkarmıştı. Uluslararası bir dev! Budur işte! Gittim,konuştum,ne şekilde müracaat edebilecegimi ögrendim,evime döndüm. Mektubumu yazdım,görüşme yapıldı,kabul edildim. Yeni işime başladım,havalarda uçuyordum...

Bu geçen süreçte arzularımı da yerine getirmiştim. Güzel bir arkadaş çevresi, voleybol,araba,yurt dışı seyahatleri,kiralık olsa da kendi evim,kendi eşyalarım,kendi param,kimseye hesap vermemek,bagımsızlık...

Üstelik öyle bir tempoda çalışıyorduk ki;gecemiz gündüzümüz,cumartesi pazarımız,bayramımız seyranımız yoktu. Bunun adına hizmet sektörü diyorlar. Fransa gibi iş kanunlarının gayet ciddiye alındıgı bir ülke olsa bile. Çogu zaman gece işten çıkıp dogrudan eve uyumaya gidip sabah yeniden aynı ritme başlıyorduk. Ama yine de geri kalan sayılı sakin dönmlerde eglenmeye vakit ayırıyordum. Gençlik işte,uyku ve yemek o kadar da gerekli yakıtlar olmuyor, başka şeylerle de beslenebiliyor insan.

Ve bir gün geldi, tüm yapmak istediklerimi gerçekleştirdigimi görüp sıkıntı bastı içimi. Sandıgım kadar tatmin olmuş degildim. Şimdi ne olacaktı?

Evlenmek ve çocuk yapmak için hala erken oldugunu düşünüyordum. Zaten erkekler tarafından begenilen bir kadındım. Bu konuda bir endişem yoktu. Biri gider,digeri gelir,ta ki ben muhteşem kadına “layık” adamı bulana kadar!

Çok düşündüm ve sonunda Türkiye’ye dönüp yeni bir başlangıç yapmaya karar verdim. Bu yeni hayaller, yeni hedefler demekti. Evet işte, yeniden motive olmuştum.

Dönüş... Aile ve dostlar tarafından kucaklanma. Leziz yemekler,aşina mekanlar, güzelim İstanbul. Bir taraftan da çocukluk kodlamalarına geri dönüş...

Peki bu kadar çalışma nereye kadar? İstanbul’da zaten bir yere gitmek saatler sürüyor, o dönemlerde işe gittigin, otobüse bindigin, akşam bir arkadaşınla kahve içtigin sonra da başka bir mekanda yemege gittigin kıyafetin aynı olması pratik olarak mümkün degil. Fransa’daki gibi her türlü resmi işlemini posta yoluyla halletmek de imkansız. İstanbul’da yaşamak demek sürekli vakit yaratmak zorundasın,strese yaşamalısın demek. Ben de dengeyi kurabilmek için hizmet sektörünü bırakıp memur olmaya karar verdim! Yine uluslararası kocaman bir kuruma girdim.

Tam bir kültür şoku! Her şeyin saati belli, insanlar sabah geliyor,çay kahve simit, sonra bira çalışılıyor,öglen yemegine yirmi dakika kala sohbet başlıyor,yemekten sonra yine kahve,biraz daha çalışılıyor,17.15’de masalar toplanıyor, yine lak lak,yine dedikodular. Saat taşımaya hiç gerek yok.

Bir de tüm kuralların ve yasaların en düzgün şekilde yürütüldügü bir kurum. Beş dakika fazla mesai yapsan,kartına yazılıyor,müdür imzalıyor ve ücretini alıyorsun. Almakla da kalmayıp, servisi kaçırdıgın için taksi paran ödeniyor. Ama ne hikmetse ben asla saat çarpı bir,iki,üç dışında fazla mesai yapanına rastlamadım asla! Yani işin bitmediyse illa tam olarak bir,iki veya üç saatte bitiriyorsun! Mesela o ay eve bulaşık makinesi alındıysa her gün iki saat fazladan işin oluyor...

Bunların yanında liseyi birlikte bitirdigim arkadaşlarım başladıkları sektörde, bildik  mekanlarda, çevrelerde kariyerlerini sürdürmüş. Hepsi kendi zorlugunu çekmiş ama içinde yaşadıkları dünyanın kurallarını ögrenmiş,bunlara göre stratejiler geliştirmiş,emin adımlarla ilerliyorlar. Sorumlulukları da,kazandıkları para da dogru oranda artıyor.

Bu iki sebep birleşince, memuriyet hayatına ancak bir buçuk sene dayanabildim. O sırada turizm sektöründen gelen, o anki kazancımın dört katı olan bir teklifin katkısı olmadıgını söylersem nankörlük yapmış olurum.

Sonuçta döndük yine kürkçü dükkanına. Başladı yine uykusuz geceler,yaban ellerde yaşadıgım olumsuz koşulların bin katı. Evet her sorumluluk aldıgımda ve bunu başarıyla gerçekleştirdigimde tatmin duyuyordum ama o kadar geçici bir duyguydu ki nasıl altından kalkabilecegimi bir türlü bilemedim.

Yine tekrarlıyorum; kodlar... Mesela ailenin evinde yaşayıp kazandıgın parayı “keyfine” ayırabilirsin veya “akıllı” davranıp yatırım falan da yapabilirsin. Ben hiçbirini yapmadım. Yine kendime ev kiraladım, ikinci defa sıfırdan ev döşedim. Makarna süzgeçine kadar almak ne demek,bilen bilir.

Ama altından kalkamadıgım bu duygulara da ancak üç sene dayanabildim. Bir çıkış yolu bulmam gerekiyordu. Türkiye koşullarında  belli bir kariyer yolunda gitmenin gerçekten de çok zor oldugunu bilsem de bu beni rahatlatmıyordu ki. Ben süper kadın olmalıydım, ne “sıradan” ,ne boyun egen, ne de “bagımlı” olan...

İçimdeki idealist kadın beni dürtüp duruyordu. Sonunda çalışarak kazandıgın parayı “hayatta kalmak” için gerekli olan ihtiyaçlara harcamanın beni tatmin etmedigini anlamıştım.

İçimde beni çimdikleyip duran başka bir kadın vardı. Amacın para kazanmak, kariyer yapmak, “havalı” bir yönetici olmak olmadıgını fısıldayan, amacın “bir işe yaramak” oldugunu haykıran...

Dönem Türkiye’de özel televizyonların başlayıp rekabete girdikleri,haber programlarının her gecemizi sabaha karşıya kadar işkal ettikleri,benim idealizmimi şiddetle kaşıdıgı,içimdeki bir diger kadını dürttügü zaman dilimi.

Ne demiştim, kodlama. “Ben para kazanmaya odaklı,oportünist,dürüst ve idealist” kadınım ya... İşte beni mutlu edecek alan! Tüm programlar izlenir, bütün Susurluk kitapları alınıp hatim edilir,analizleri yapılır,bütün köşe yazarları okunur,sahip oldugun tüm enerji buna verilir ve istifa edilir.

Çok “işbirlikçi” bir okuldan mezunum, hatırı sayılır bir çevrem  var,otuz yaşımı yeni geçmişim ama  hala ne yapacaksam kendi başıma başarmalıyım inadındayım.

Öte yandan bu yaşta yeni bir alanda yeni bir kariyere başlamanın dezavantajlarının da farkındayım. Daha az sorumluluk,daha az maaş,benden daha az egitimli,tecrübeli ve yaşca genç insanların altında çalışmayı kabul etmem gerekecek. Yeni bir başlangıç,yeni bir risk daha. Ama istiyorum işte,risklere hazırım,ben süper kadınım!

Dönemin en popüler haber programı sunucusu,yapımcısı ve yaratıcılarına mektup yazdım. Evet hala geleneksel posta zamanındayız. Aslında faks hayatımıza girdi ama ben akıllıyım, el yazısının daha etkli olacagının farkındayım...

Sanıyorum ki yüzleri,ses tonları –ama düşünceleri degil- içimize işlemiş adamların sekreterleri mektupları açacak,  bazıları direkt çöpe atacak, patronunun masasına koyma kararı verenlerinki ise bir şekilde “kaynayacak”...

Hayır efendim! İstisnasız hepsinden cevap geldi. Hem de telefonla. Hepsi beni görüşmeye çagırdı. Özgeçmişimi falan göndermemiştim, sadece duygularımı ve neyi ne için istedigimi anlatmıştım...

Ardından bir sürü heyecan verici görüşme. Dile kolay, ekranda gördügünüz efsanelerle karşı karşıyasınız. Sadece bir mektup yazdıgınız için. Torpil yok,araya sokulmuş tanıdık yok. Ben havaya girmeyeyim de kim girsin?

Sonunda birini seçip bir haber programında çalışmaya başladım. İlk bir ay müthiş bir hızla ve neler oldugunu düşünmeme bile fırsat vermeyecek şekilde geçti. “Patronum” bana karşı kayıtsız. Her hafta degişik bir konuda program yapmamızın monotonlugunu kıran pozitif duygunun dışında hiçbir heyecan yok. Patronla konuşmak istiyorum,sürekli benden kaçıyor. Bir türlü yanyana gelip iki kelam edemiyoruz. Sonunda tüm ısrarlarıma dayanamıyor ve hazırladıgım zemine boyun egiyor. Uzun bir konuşma oluyor,ısrarlrım sonucu bana söyledigi şu oluyor: “Ben senin mektubundan çok etkilendim,bana böyle biri lazım dedim, ama sen o kadar pasifsin ki,programa bilmemkim kadar bile katkın olmuyor,o yüzden seninle devam etmemizin bir işe yaraacagını sanmıyorum”.

Ben şimdi nasıl anlatayım adama “ben haddini bilen bir ailede yetiştim,hem Fransa’da insanlar bildikleriyle,tecrübeleriyle bir yere geldikten sonra söz sahibi oluyorlar,o bahsettigin kişi dört senedir montaj yapıyor,benim bilmedigim bir dolu teknik biliyor,ben ne hakla ukalalık edebilirim?”

Kelime bu. Ukalalık etmek. Benim bundan anladıgımla bu gencecik sektörde anlaşılan aynı şey degildi...

Uzun bir konuşma sonunda şunu söyledim : “Peki, ben dogru yanlış her fikrimi söyleyip gerçekleşmesi için ısrar edecegim. Ama sen de ‘bilmedigin konularda ukalalık etme’ önyargısıyla yaklaşmayacaksın. Bir de böyle deneyip görelim bakalım ne oluyor”...

Ondan sonrası hayatımda “ay hadi hemen sabah olsun da işe gideyim” diye sabırsızlandıgım tek dönemdi. Gerçek tatmin. Ta ki programın reytingleri düşüp yayından kaldırılıncaya kadar...

Ondan sonra da medya deneyimlerim oldu. Ardından da halkla ilişkiler.

Kadınların iş hayatında maruz kaldıkları taciz,pozitif veya negatif kayırılma, mobbing,dedikodu,kuyu kazılma vb hepsini deneyimledim tüm bu süreçte. Ama anlatmayacagım,mahrem kalmasını tercih ediyorum.

Bazıları bana kızacak olsa da en çok medya sektöründe yaşadım kadın olmanın “işe yarayabilecek” veya da “seni batırabilcek” taraflarını. Ve bu çok ama çok ince bir çizgiydi. Oyunu “kurallarına göre oynayan” kadınla, o bahsettigim “bagımsız, istegini yapan,dogasını,içgüdülerini kimseyi takmadan yaşayabilen” kadın arasındaki incecik çizgi.  Bu bir seçimdi. Ben kurallarına göre oynamamayı tercih ettim,yukarılara çok kısa yoldan çıkabilme seçenegini elemiş oldum. Ama bu bilinçli degil,içgüdüsel bir seçimdi.

Bebekligimden beri “çalışacaksın,başarılı olacaksın,kimseye bagımlı olmayacaksın” kodlamalarıyla yetiştirilmiş olan bendenize uymayan bir seçimdi de aslında. İş hayatında kadın olmanın saladıgı “fırsatlardan” biriydi ama ben tüm yetiştirilme biçimime ragmen “yüregimin götürdügü yere” gittim.

Ondan sonrası o kadar anlatılmaya deger degil çünkü bir hikayede gerekli olan çelişki/çatışma vs unsurları azalıyor.

Bugün artık biliyorum ki; bu “süper kadın” olma meselesi uzaklardaki bir ütopya adasından ibaret.

Hayat ise seçimlerden oluşuyor.

Kadın olarak ya kariyerimizin peşinde “taviz vermeden” koşacagız, bu durumda sevdiklerimizi,ailemizi,çocuklarımızı,sosyal hayatımızı bir şekilde “ihmal edecegiz”,  bu dogru olmasa da en azından bu “yetersizlik” duygusuyla yaşamayı içimize sindirecegiz, veya “sıradan” bir kariyerle yetinmeyi ögrenecegiz, ya da “ev hanımı” olmayı tercih edecegiz.

Çünkü hepsi bizim suçumuz !

Bütün bu kariyer,bagımsızlıkk,iş,çocuk,koca,sosyal hayat,o arada kendine bakmak, kadın oldugunu hissettmekle başlayan zincir zamanında sadece kendi kendimize yaratmış oldugumuz ,bugün de sorgulamadan devam ettirmeyi seçtigimiz olgular.

Evet kadınlar erkeklerden daha dayanıklı. Ama bu kadar da degil. Biz kendi kendimize adaşımın bayıldıgım şekilde de olsa sözcüklere döktügü “çocuk da yaparım,kariyer de” zihniyetini pompalamaya devam ettigimiz sürece “kadınlar için pozitif ayırımcılık” veya “zamane hatunları” türü yaklaşımlar devam edecek.

Evet bunlar biz kadınların suçu. Çocuklarımızı yetiştirme biçimimizle ilgili sadece.

“Kadın evinin düzenini,huzurunu saglar”, “yuvayı dişi kuş yapar” gibi söylemlerin bu platformda yerini bulamayacagı için onları geçiyorum –ki “bizlere” göre daha “saglıklı” olduklarını düşünmeme ragmen.

Ama biz kadınlar kızlarımızı “iş,kariyer,başarı,bagımsızlık” , ogullarımızı da “sen aileni maddi olarak geçindirmek zorundasın, bu senin sorumlulugun, kadın nasılsa içişlerini halleder, sen sadece dışişlerini becer,bu sayede erkek olursun” şeklinde yetiştirmeye devam ettigimiz sürece mutsuz,huzursuz ve umutsuz insanalar yaratmaya devam edecegiz.

Bu “iç ve dış işleri” meselesini dert etmeden yaşayabilenler açısından bir sorun oldugunu düşünmüyorum. Ama azınlıkla oldukları kesin.

Buna karşılık bir aile düzeni içinde kadın ve erkek çalışıyorsa,eve gelindiginde geri kalan işleri kadın üzerine alıyorsa,ya işinde,ya kocasıyla,ya çocuklarıyla ilişkisinde veya hepsinde sorunlar olacagını biliyorum artık.

Bu yüzden “zamane hatunları”nın mutlu ve huzurlu olabileceklerine pek inanmıyorum . Hepsini beceriyor görünseler de içlerinde hep bir tatminszilik,yetersizlik duygusunu yaşayacaklarını düşünüyorum.

O yüzden de tek çarenin biz kadınların çocuklarımızı yetiştirme biçimimizde olacagına inanıyorum.

Ogullarımıza sofra kurup kaldırmak, çamaşırları asmak,çöpü dökmek,yataklarını toplamakla başlayan temel paylaşımları ögretebilirsek annelerinden alıştıkları küçük prens muamelesini karılarından beklemeyceklerdir.

Kızlarımıza gelince. Bu daha hassas. Her kızın annesinden ne görürse onu rol model alacagından yola çıkarsak, derim ki herkesin kendi kapasitesini ve ne şekilde mutlu olacagını bilmesi esas. Kızlar yetişirken beyinlerine tek taraflı degil –hangi taraf olursa olsun- çok esnek,bilgiye ve tecrübeye açık veriler yüklemek onlara yapabilecegimiz en büyük iyiliklerden biri olur kuşkusuz.

Benim müstakbel eşim bir diplomat. Bu da demek ki önümüzdeki yıllar boyunca ne hangi ülkede yaşayacagım belli, ne de kendi evimin,yuvamın,kendimizin seçtigi eşyaların,bize ait bir hayatın,koşulların ne zaman ne şekilde gerçekleşecegi. Hepsi bir muamma. Ve tabi “benim işim” falan gibi konuların da gündeme gelemeyecek olması...

Tüm yazdıklarımdan sonra bunları sindirebiliyor muyum peki? Hayır! Hala çalışmayıp “kocaya bagımlı” olma fikri bana kendimi “güçsüz ve başarısız” hissettiriyor.

Ama artık anladıgım bir tek şey var : Bagımsızlık diye bir şey yok aslında. Çünkü sosyal yaratıklarız. Fakat “bagımlılık “ biz kadınlara öyle bir pompalanıyor ki,bu benim gibiler için gayet olumsuz, onursuz,güçsüz olarak algılanıyor. Bu da bizleri bir “yetersizlik” duygusuna sürüklüyor.

Belki de bu iş,kariyer,çocuk,bakımlı olma, hepsinin yanında bir de huzurunu koruyabilme, süper kadın olma inancı bir yanılgıdır. Belki de tüm biz zamane hatunlarının bu “güç”,”başarı” arayışımızdaki dengeyi kurup huzuru bulmak, baştan beri bahsettigim bu kodlamaları aşabilmemizle mümkün olacaktır.

Belki de degil bence öyle. Gerek yok bu derece zahmete girmeye sevgili hemcinslerim. Bana göre. Bunca zahmete deger bir şey söyleyin ikna olayım.

Bence bizler için geçti. Hepsini gerçekleştirebilmek - her tarafa aynı özeni göstererek-  sadece kendimizi aldatmak ve yormak oluyor.

Ama ümitsiz degilim. Dedigim gibi hepsi gelecekte çocuklarımızı yetiştime biçimimize baglı olarak gelişecek. Kızlarımızı,ogullarımızı yeni kodlamalarımıza baglı olarak.

“Kadın olmak kolay degil” düşüncesini içlerinde yeşerttigimiz sürece çocuklarımızın mutlu olabileceklerine inanmıyorum.

Bana gelince... Hala kodlamaların etkisindeyim. Sadece gelecek nesillerin mutlu olmalarını umut ediyorum.

(*) BCBG : Fransızcada “Bon chick bon genre”ın kısaltması. Kaliteli stil ve şık anlamında olsa da telaffuz edenler  daha çok  karşı görüşte olup “aşagılamak” amaçlı kullanırlar

Paylaşmak ister misin?:

Deli.cio.us    Digg    reddit    Facebook    StumbleUpon    Newsvine

Yorumlar

-1 FÜSUN 02-10-2010 23:42 #1
çok güzel yazmışsım ellerine sağlık. Ama bu dünyada herkes herşeyi yapmak zorunda değil.sağlıklıysan zaten her şeye değer. Bu kodlamayı yaparsan "ikna" olabilirsin. svg
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu Yenile