Araçlar
Kayıt Giriş

zamanehatunlari.com

BURADASINIZ: Ana Sayfa » Hikayeleriniz » Dünya kızlar günü
Pazar, 20 May 2012
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 18
ZayıfEn iyi 

Dünya kızlar günü

e-Posta Yazdır

KEZBAN ŞAHİN TAYSUNKEZBAN ŞAHİN TAYSUN

Karadeniz’in uçsuz bucaksız maviliğini, tek tük geçen gemilerin görkemini ve ana caddedeki palmiyelerin dansını yüreğimde hissederek oturuyorum yerime. Toplantı salonuna günün anlamı sinmiş. Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’de Samsun’a gerçekleştirdiği anlamlı adımın benzerini, ben 13 Nisan 2008’de aynı şehirde atıyorum. Bu şekilde küllerimden yeniden doğmanın olağanüstü ürpertisini bir kez daha hissediyorum.

“Kadın…”
Kürsüdeki Eğitim-Sen Türkiye Kadın Temsilcisi, Dünya Kadınlar Günü kutlamaları ile ilgili ilk tümcelerini söylerken, ben kulaklarımda çınlayan, sözcükle mücadele ediyorum.
“Anne?”, “Anneeeeee,”, “Anne’ciğim,”, “Anne!!!!”

Değişik vurgularda tekrarlanan bir seslenişin karşılığıyım hiç kuşkusuz! Bu kelimeyi duyduğumda kimi zaman tınısında, bir opera eserinin notalarının dokunuşlarını hissediyorum. Kimi zaman bir kuş olup kanatlanıp uçuyorum gökyüzüne. Kimi zaman da dünyadan buharlaşan bir su tanesi olup görünmez olmak istiyorum. Onun dışında başka seslenişlerin de odağıyım. “Haydi, alışverişe gidiver, hayatım,” “İlacımı doktoruma yazdırıver kızım,”. Belki farkında değilim ama, sevdiklerimin- eşimin, çocuklarımın ve ebeveynlerimin- gözünde yarısı robot, yarısı canlı bir yaratık olmuşum.
Aynı zamana karşılık gelen pek çok isteğin çözüm noktasıyım. Sonra beklentilerin göbeğinde bir örümceğe dönüşüyorum.  Çalıştığım birime iş, çocuklarıma sevgi ve eşime aşk örüyorum. Evime huzur, mutfağıma aş dolduruyorum. Kısacası mutluluk dokuyorum her geçen gün ve tabii hiç durmadan.

 

Öte yandan gelinim de. Kaynanadan geline aktarılan bir geleneğin boyun eğmiş başrol oyuncusuyum. Asla yorulmayan bir yaşam savaşçısıyım. Zamanla, aile huzuru için okunu kaybetmiş bir Amazon’a dönüşüyorum.

Sonrasında, yaşadıklarımdan ders almayı öğreniyorum. Geçmişte yaşadığım kötü evlilik, aklımı başıma getiriyor. Böyle mutsuz evliliklerin olmazsa olmazı mor gözlerimi pudrayla örterek işe gittiğim günleri çabucak unutmak istiyorum. Behçet Necatigil’in dizeleri bana yol gösterici oluyor:

“Ya ümitsizsiniz, ya da ümit ‘sizsiniz’. Ya çaresizsiniz, ya da çare ‘sizsiniz’.”
Küllerimden yeniden doğmanın ilk adımlarını, bir üniversitenin “araştırma görevlisi” sınavını kazanarak atıyorum. Ancak o şehirde eski eşimin bana ve kızıma yaptığı baskılara dayanamayarak, başka bir kentteki bir araştırma kuruluşuna naklen geçiş yapıyorum. Bir gün bir konferansta tanıştığım bilim adamı ile evleniyorum. Ve benim için gözlerinden hep beğeni fışkıran eşimle kayınvalidemin değerini çok iyi biliyorum.

Aslında bir avuç mutluluk tanımına ihtiyacımız var. Bu, herkes için yer ve zaman göre değişiyor. Eğer birini seçiyorsan, diğerinin hükmü geçiyor demektir. İkinci eşim ve çocuklarımızla, hep birlikte yeni bir yaşama yelken açıyoruz. Mutluluk tanımlarımız örtüştüğünde, mutlu oluyoruz. Örtüşmeyen kısımların da bizi uzun süre yaralamasına izin vermiyoruz.   

Konuklara birer kırmızı gül eşliğinde, çerez ve içecek ikram ediliyor. Hanım konukların çoğunun yüzünde hatırlanmış ve önemsenmiş olmanın hoşnutluğu var. Eğitim-Sen Samsun Şubesi Başkanı olan “Bey”, mikrofona geçiyor. O da günün önemine değiniyor.

“ Emekçi Kadın…”
Bir hafta öncesine gidiyorum. Kızımın “Üç yumurta almayı unutma!” dediği an. O sırada içeri giren yönetici hanıma; “Hoş geldin, üç yumurta,” deyiveriyorum. Kadının bakışlarındaki şaşkınlıktan irkiliyorum. Aklımda iş yerimdeki terslikler var. Çözüm bulma arayışlarımla ilgili düşünsel yolculuğum devam ediyor. Ancak eve döndüğümde paketimde getirdiğim pamuk ve yoğurdu nereye koyduğumu bulamıyorum. Az sonra pamuk, buzdolabından çıkıyor ama yoğurt görünmüyor.  Bir süre evde yoğurdu arıyoruz. Kızım, “Yine almayı unuttun anne, değil mi?” diye sitem ediyor. Yemeği yoğurtsuz yiyoruz. Çok sonra yatak odamda, makyaj masasında yoğurdu buluyorum.    

Bazı aksaklıklara rağmen, beklentilere çabuk çözüm bulan ve uygulayan mutluluk uzmanı ya da seçenek üretme uzmanıyım. Zor durumlarda uyguladığım bazı yöntemler işe yarıyor. Annemin bir öğüdünü hep tutuyorum: “Temizlik işlerini gözünde çok büyütme kızım, misafir geleceği zaman evin çok kirli ise, sobanın külünü alman yeter.” Bu söz,  görünen tozları almam ve kendimi sıkıntıya sokmamam için anahtar bilgi oluyor bana. Bunun yanı sıra, geniş zamanda hazırladığım ve derin dondurucuya koyduğum yiyecekler-mantılar, sigara börekleri, sarmalar vb- acil durumlarda yüzümü kara çıkartmıyor. Ancak, iş dönüşü üzerimi değiştirmemi beklemeyecek kadar sabırsız çocuklarım ve eşim, yemekte ne olduğunu sormaktan asla bıkmıyor. Yeni yemekler yapamayacak kadar bitkin olduğumda, iş yerimdeki Belkıs Hanım gibi yanıtlıyorum; dolaptaki eski yemekleri onlara işaret ederek: “Buyurun, açık büfe!” diyorum.

Tüm bu meşguliyetin içinde beni en çok dinlendiren şey; “yazmak” oluyor. Yeni eşim bu yönümü destekliyor (İlk eşimin gözünde ise hep beceriksizdim. Ne zaman bir şeyi yapmayı çok istesem, önümü keser, “Sen yapmazsın!” derdi. Başaracak gibi olduğumda, sinirlenirdi. Hep onun başarılarından söz etmemi isterdi). Öğle aralarını ve sabahın erken saatlerini kendime yazmak için ayırıyorum. Birkaç yıl önce bir öğle arasında TRT FM’de “Günün Konusu” diye bir programa katılmış, yazımın günün iletisi seçildiğini ve CD kazandığımı program bitişinde öğrenmiştim. O günden beri kalemden ayrılamıyorum. İzmir’in Menemen (işyerimin bulunduğu yer) ve Bornova (evimin olduğu yer)  ilçeleri arasındaki mesafe, bu açıdan çok işe yaramıştı. Yolda geçen sürede insanlar çok fazla düşünceyle baş başa kalabiliyor. Bir kişi düşüncelerini nasıl estetik konuma getirebilir? Bunun yanıtını görmek istiyordum. Bu şekilde hem üzerime yığılan olumsuz düşüncelerden uzaklaşacak, hem de olumlu bir yaklaşımla güzel düşünceler üretecektim. Kafamda “Ben öykü yazabilir miyim?” sorusu doğdu.  Bulduğum ilk fırsatta “yaratıcı yazarlık” kurslarına katıldım.

Konuklar çok güzel giyinmişler. Benim saçlarım da her zamankinden daha dalgalı. Yanımda oturan kırk yaşlarındaki kıvırcık saçlı hanım kıpırdayıp duruyor. Onun bir iş yeri temsilcisi olduğunu öğreniyorum ve gözlerinde günün önemine dair hiçbir coşku bulamıyorum. Durmadan eteğini düzeltiyor. Utanmasa aynasını çıkarıp rujunu tazeleyecek. Gözüm siyah pantolonuma odaklanıyor. Bu pantolonun gerçek sahibini düşününce, yüzümde bir gülümseme beliriyor.

Masanın üstünde duran bir dergiye gözüm odaklanıyor. Farklı kadın fotoğraflarından oluşan kareler gözüme ilişiyor. Harmanlanmış kadınlar… Bir karede anne, bir karede iş kadını, bir karede ev kadını… Ama hepsinin ortak noktası; gözlerindeki yorgunluk! Kendimi görüyorum bu gözlerde. Onlarla karşılaştığımız zorluklar aynı. Çığlıklarımız birbirini duyacak uzaklıkta.  Başarılarımız ise birbirine değecek kadar yakın.

Zamanla işim ve evim arasında mekik dokumaktan, kendimle yeterince ilgilenemediğimi fark ediyorum. Bu konuda, bir mağazanın Satış Müdürü Aynur Hanım’ın bulduğu çözümü uygulamaya başlıyorum. Kuaförüme, “Beni her pazar kuaföre çağıracaksın” diyorum. Ancak bu şekilde yorgunluğumu bahane edip, kuaföre gitmekten asla vazgeçmeyeceğimi düşünüyorum. Hafta içi günlerde yarım saat daha erken kalkıyorum. Yıllardır kullandığım, piyasada artık bulunmayan-tencerede kaynayan- bigudilerim, saçlarımın güzel görünmesini sağlıyor.  Bu yöntemi de bir giyim mağazası sahibi Ayfer Hanım’dan öğrenmiştim. Çok pahalı olmayan kozmetik ve doğal ürünlerim de cildim için harika şeyler… Minik buz kalıplarına dönüştürdüğüm maden suyunu da her sabah yerçekiminin aksi yönde yüzüme sürüyorum. Bu uygulamayı yapan Maliyeci Asiye Hanım’ın cildinin parlaklığı ve genç görünümü beni oldukça etkilemişti. Böylece işe bir hayalet olarak gitmekten kurtuluyorum. Bakımlı ve mutlu ifadem, iş arkadaşlarıma enerji bulaştırmama neden oluyor. Kimi zaman proje çalışmalarımı eve de taşıdığım oluyor.  

Yaş maya maskesi de cildime iyi gelen doğal bir uygulama.  Bu maddeyi yüzüme her sürdüğümde evdeki herkes yanımdan kaçıyor. Kızımın tavşanı bile kokuya dayanamıyor. Ama ben bu hayvanın oluşturduğu sıkıntılara katlanıyorum. O en son yatak örtümü ıslatmış ve beni çıldırtmıştı. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi anlamsız taklalar atıp, ani dönüşler içinde bana gösteride bulunmuştu. Onun ardından elimde temizlik malzemesi ile dolaşmak alışkanlık haline geliyor. Ondan kurtulmak için çözüm arayışım devam ediyor.
Eve gelen tüm hayvanların bakımı en sonunda bana kalıyor. Kaplumbağadan kurtulmamız kolay olmuştu. O bir çekmeceye girmiş ve havasızlıktan ölmüştü. Balıklar ise eve gelen misafir çocuklar tarafından kalem batırılması sonucu yaşamlarını yitirmişti. Onlar için evde birkaç gün sembolik cenaze töreni düzenlemiştik.

Son günlerde işimi eve getirmekten kendimi alamıyorum. Yeni yazılıma göre bir projemdeki verileri düzenlemek, kâbusum oluyor. Bu projemde uydu teknolojilerinin ve coğrafi bilgi sistemlerinin kullanıldığı yeni bir arazi bozulum modeli geliştiriyorum. Bir araştırma kuruluşunda “Uzman Araştırma Mühendisi”  olmaktan dolayı mutluyum. Özellikle “Toprak Korunumu ve Çölleşme” konularında ulusal ve uluslararası projelerde görev almaktan ve bilimsel yayınlarda adımın bulunmasından da ayrı bir keyif alıyorum.

İş yoğunluğum beni bir beden küçültüyor. Pantolonlarımın acilen daraltılması gerekiyor. Bir akşam yıkanan çamaşırları ütüleyip dolaba yerleştirirken, birkaç pantolonu göz önüne koyuyorum. Gece yarısı kötü bir sürprizle uyanıyorum. Eşim rahatsızlanıyor ve kendimi apar topar hastanede buluyorum. Eve dönüyoruz. O’nun bir hafta evde dinlenmesi gerekiyor. Bu, başım sıkıştığında, sorunları tek başına çözeceğim, anlamına geliyor. Uykusuzluğumu ve sıkıntılarımı makyajla örterek işe gidiyorum yine.

İşin aslı, çevresindekileri mutlu ettikten sonra, ayakta duran boş bir çuvalım. Çabuk çözümler üretmek zorundayım hep. Bu; özverimle sevdiklerime mutluluk inşa etmek, demek! Zamanla anlıyorum ki gerçek çözüm bu değil. Sevdiklerime; her konuda paylaşımın, bir arada yaşayan insanları mutlu kılan önemli bir olgu olduğunu öğretmeye çalışıyorum. Bireysel sorumlulukların bir başkasına yıkılmasının, bencillik olduğunu gözler önüne seriyorum. Sonuçta kazanımlarım, zaman zaman gözlerimde oluşan yıldızlar oluyor.

Eşimin rahtsızlığından bir gün sonra, ayırdığım pantolonları terziye veriyorum. Sonra kapıcıya aldırıyorum. Bir sonraki gün, siyah pantolonumla işe geliyorum. İş arkadaşlarımdan birkaçı bendeki değişimi hemen fark ediyor. Birisi,  “Yeni mi aldın pantolonunu?” diye soruyor. Aslında bana da yabancı geliyor.  Kumaşın renk tonu ve kalınlığı ile ilgili bir tereddüt yaşıyorum.

Konuşmacı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliğinin bir uzantısı olan bu etkinliğin, bazı nedenlerden dolayı bu tarihe ertelendiğini bildiriyor. Sessiz konumuna getirdiğim cep telefonum, bir yanıp bir sönüyor. Koridora çıkıyorum. Kızımın arkadaşı “Teyzeeee! Çok kötü! Kızınızın kafasına top çarptı! Yerde yatıyor.”diyor. Elim ayağım birbirine dolanıyor. Ne yapacağımı düşünüyorum. Lisenin numarasını telefonumda hızla arıyorum. Çok şükür ki kaydetmişim. Rehber öğretmenden yardım istiyorum. Samsun’da olduğumu bildiriyorum. Az sonra telefonum çalıyor. Rehber öğretmen her şeyin yoluna girdiğini, kızımın iyi olduğunu, ilk yardım yapıldığını ve endişe etmemin yersiz olduğunu bildiriyor.  Derin bir “Oh!” çekiyorum. Tören salonuna geri dönüyorum.

Bana törende eşlik eden Samsun’lu arkadaşım Yasemin, kulağıma eğilip, “Senin tavşana yer buldum. Bizim arkadaşın oğlunun tavşanı ölmüş. Sen en iyisi onu buraya gönder,” diyor.
Bir gün öncesinde; aynı saatlerde yine telefonum çalıyor. Eşim çok sinirli. Dolabında siyah pantolonunu bulamadığını söylüyor. O anda pantolonumla ilgili sorunun yanıtını alıyorum. O’na pantolonunun başına gelenleri sonra yanıtlayacağımı söylüyorum.

Yanımdaki kıvırcık saçlı hanım söylenmeye başlıyor. Durmadan burada bulunduğu için rahatsız olduğunu söylüyor. Yüz ifadesi oldukça somurtkan. “Bu toplantı kadınları ilgilendiriyor, benim gibi evlenmemiş kızları neden çağırırlar ki,” diyor. Bunun üzerine bir yanardağ gibi patlıyor ve ona şu tümceleri sıralıyorum.

“Haklısın, kadın sorunları seni hiç ilgilendirmiyor! Bunu gerekli makamlara iletmeliyiz;  senin gibiler için “Dünya Kızlar Günü” düzenlesinler…”

Öykü Yarışması Koordinatörü Hanım, kürsüye çıkıyor. “Kadınların Kaleminden Kadın Öyküleri” yarışmasından bahsediyor. Üçüncülük ödülünün sahibini çağırıyor. Genç ve güzel bir kız kürsüye çıkıyor. Ödülünü alıp oturuyor.  Ardından adım okunuyor. Kalbim hızlı hızlı çarpıyor. Kürsüye çıkıyorum. “Kaldırıma Değen Düşler” adlı öykü ile “İkincilik Ödülü” aldığımı duyuyorum. Bu; benim için “Kadın” konulu bir yarışmada, “Annemin Feneri ve Gözler” adlı öykümle aldığım “Övgü Ödülü”nden sonra ulusal çapta ikinci ödül oluyor.  Önceki öykü yarışmalarından ise bir “Üçüncülük Ödülü”, bir de  “Yayınlanmaya Değer” görülen öykülerin sahibiyim. Sonraki yıllarda kadın konusundaki ulusal yarışmalardan iki ödül, mesleğimle ilgili konulardaki yazı yarışmalarından (Küresel ısınma, çölleşme vb.) iki ödül daha alacağımı, on dokuz bilimsel yayın yapacağımı, öykülerimin çeşitli seçki ve dergilerde yayınlanacağını bilmiyorum. Ayrıca 2009 yılında, iş yerimin 60. yıl kuruluş yıldönümü etkinliklerinde ulusal çapta bir yazı yarışması koordinatörlüğü görevini üstleneceğimi, çevreyle ilgili derneklerin yarışmalarında  (Doğa ve Kültür Derneği Öykü Yarışması vb.) seçici kurul üyeliği ve bilimsel dergilerde hakemlik yapacağımı da…

Sonraki günlerde çok iyi anlıyorum ki, yazılarımla açmış olduğum pencereden ulaşabildiğim insanlarla çoğalıyorum. Gerek uzmanlığımla ilgili bilgileri, gerekse yaşamla ilgili düşüncelerimi öykü diliyle anlatmak beni mutlu ediyor. Belki bu yüzden, 2009’da düzenleyeceğim yazı yarışması etkinliği bitiminde Enstitü Müdürümün söyleyeceği şu sözler benim için altın değerinde olacaktır: “Siz 60.yıldönümü etkinliklerimizde bize ‘Toprak ve Su’  konulu yazı yarışması düzenleyelim dediğinizde, bunun yapılması ve yankısı konusunda kuşkuluydum. Oysa görüyorum ki, etkinliklerimizde yaptığımız en iyi şey bu oldu. Enstitümüzü daha iyi tanıtabildik ve basında hak ettiğimiz yeri aldık. Çok teşekkürler!”

Üzerinde, şiddete uğramış kadın gözleri bulunan bir katılım belgesi ve bir paket bana doğru uzatılıyor. Alkışlar duyuyorum. Gözlerim yaşarıyor. İnce sözler eşliğinde bana uzatılan ödülümü alırken, kafamda bir tavşan dolaşıyor.

Paylaşmak ister misin?:

Deli.cio.us    Digg    reddit    Facebook    StumbleUpon    Newsvine

Yorum ekle


Güvenlik kodu Yenile