AYŞE KURUN
1969 Temmuz, Köyyeri Köyü.
Sıcak.
Odundan dönüyoruz, sırtımızda urganlarla denklediğimiz çalı çırpılar... Biz sekiz kardeşiz, o zamanlar yediydik daha, en küçüğümüz doğmamıştı. Babam demir yollarında işçiydi. Eve cumartesi günleri gelirdi, gelirken şehirden yumuşak beyaz şehir ekmeği getirirdi. Köyde karnımızı doyurmak için çalışmak zorundaydık. Bir kısmımız sabah erkenden hayvanları otlatmaya çıkarırdı, zaten bir tane ineğimiz vardı, belki de birkaç koyun kuzu... Diğerleri ya suya giderdi, ya oduna ya da burçağa. En zoru su ve oduna gitmekti, suya ve oduna; annem, bir büyük ablam ve ben giderdik. O sıcak temmuz günü üçümüz nehrin ötesine dek gidip çalı çırpı aradık. Dönüşte çok yorulmuştuk. Annemle ablam seslerini çıkarmıyorlardı ama bende adım atacak hal kalmamıştı. Köye iyice yaklaşmıştık ki annem kıvrım kıvrım kıvrılan taşlı bir keçi yoluna döndü, 'burdan gidelim,' dedi, 'daha kısa.'
'Ama çok dik...'
Annem çoktan patika boyunca kıvrılmaya başlamıştı. Ablam da sesizce onu izliyordu. Ben gitmedim. Olduğum yerde durup onları izledim, vücutları yüklerinin altında iki büklüm olmuştu. Bu halleriyle yasık ebelere dönmüşlerdi, çok yaşlı kambur kadınlara... Annem birkaç adım daha attıktan sonra dönüp geliyor muyum, diye baktı. Beni öylece durur görünce yüzünü karartarak: 'Hadisen ya Ayşe,' dedi; 'yürüsen ya!'
Ben ayağımı huysuz huysuz yere vurdum, zavallı günahsız toprağı tozuttum. Yerden mor bir böcek havalandı, uçup suyun üzerinde kayboldu.
'Gelmiyorum ben.'
'Gelmiyor musun?'
'Gelmiyorum.'
'Gelmiyormuş, duydunuz mu? Gelmeyip de ne yapacaksın Ayşe?'
Sahi ya, yutkundum; gitmeyip de ne yapacaktım? Ayaklarım korkunun itimiyle öne meyletti. Artık beni toprağın üzerinde tutan sadece yer çekimi değildi. Bir de korku vardı, bilinmezin, alışılmış olmayanın korkusu... Ama korku dağılınca önümde odun taşımaktan ibaret bir gelecek o dik patika gibi yükseldi, koskocaman uzadı. Çok dikti. En tepesinde, yasık ebelerin en kamburu, dişsiz ağzını kocaman açmış, bana gülüyordu. 'Gelmeyip de ne yapacakmış, duydunuz mu?' diyordu. Silkelendim. Bunu söyleyen annemdi: 'Ayşe artık oduna gelmeyecekmiş, neden? Çünkü o okuyacamış! Ha Ha!'
Ona baktım. Başını iki yana salladı. 'Okursun,' dedi, göğe baktı. Ardından odunları bağladığı urganı tutan parmakları ipi gerdi, odunlar sırtında hopladı, 'belkim rüyanda, ha Ayşe? ' Sonrasında yine o aynı gülüş... Ve orda, bayırın dibinde durmuş, yukardaki geleceğimden bana gülen yasık ebeye- ki o dişsizdir ve kamburu kocamandır- bakan ben...
'Görürsünüz..!'
İnsanların hayatlarında dönüm noktaları olur. Siz o noktadan sonra sağa yahut sola saparsınız,yukarı yahut aşağı gidersiniz; bunun adı kaderdir. Ben kaderimi odun taşımaktan döndüğümüz o akşamüstü, sözkonusu yokuşun dibinde çizdim. Okumayı ilk o zaman aklıma koydum. Bir fikri zihnime soktum mu onu elle tutulur hale getirmek için her şeyi yaparım.
Hiçbir zaman yılmadım, yılmam. 'Olmaz' dediler, 'okutamayız' dediler. Fısır fısır konuştular, konuşurken arada bir dönüp yüzüme baktılar. Ben vazgeçmedim, direttim. Başımı toprağa ve bodur ağaçların kuru gövdelerine dayayıp ağladım. En sonunda babam beni elimden tutup şehre götürdü. Babamın elleri çok güzeldi. Parmakları uzun uzundu. Şeffaf derisinin altında damarları öyle belirgindi ki biraz daha yakından baksam kanının akışını görebileceğimi düşünürdüm. O gün ortaokula yazılmak için gerekli belgeleri toplamak maksadıyla şehirde akşama dek dolaştık. Akşam, güneşin batmasına yakın köye döndüğümüzde duraktan eve kadar olan yolu sekerek aştım. Babam geride kalmıştı çünkü ben, resmen mutluluğumdan uçuyordum. Bu mutluluğum sonraki üç gün boyunca eksilmeden sürdü. Babam, dördüncü günün sabahında, yüzü asık, kaşları çatık halde yanıma geldi. Annemi de başını kapı aralığından uzatmış bakar görünce bir terslik olduğunu anladım. Babam kömür sobası gibi sıcak avcunu sırtıma yasladı. 'Gel vazgeç Ayşe,' dedi, anlamadım. Sonra ekledi, 'hem, ben senin kayıt belgelerini de kaybettim ki zaten....' O zaman rahatladım ben, sorun bu muydu yani, gözlerimi babamın benden kaçırmakta olduğu gözlerinin içine diktim, 'ben evrakları nerelerden aldığımızı hatırlıyorum, gider yeniden çıkarttırırım, sen üzülme babacım,' dedim. Babam o zaman asmakta olduğu yüz kaslarını gevşetti. Gözlerini benden kaçırmadan; 'Ben seni denedim Ayşe,' dedi, 'bu okumak fikri geçici bir heves mi, bize boşuna mı masraf ettiriyorsun, yoksa okumayı gerçekten istiyor musun diye. Ama, sen bunu gerçekten istiyorsun Ayşe, okumak istiyorsun, oku kızım.'
Okudum. Her sabah beşte uyanıyor, annemin ısıttığı sıcacık tarhana çorbasını damağımın yanmasına karşın çabuk çabuk kaşıklıyor, sırtıma annemin diktiği bez torbamı atıyor ve köyün 20 dakika ötesindeki durağa kadar olan yolu kimi zaman koşarak kimi zaman da sekerek aşıyordum. Sonbaharda her şey çok güzeldi. Hava ılıcacıktı. Ama güz bitip de kışı yükünü almış gelirken görünce korktum ben. Sabah ayazında yüzüm kesilir, ayak parmaklarım vücudumdan ayrı birer çıkıntıymışçasına kalın çoraplarımın içinde sallanırdı. Treni uzaktan dumanını tüttüre tüttüre geliyor görünce üşümüşlüğüm bir nebze olsun geçerdi. Posta treni, Köyyeri Köyü'ndeki iki göz odalı evimden sonraki ikinci evimdi. Bacası gerçek bir yuvanın bacası gibi sevgi ve hatta şefkatle tüterdi. Tahta sıraları, evimde olmayan çalışma masamdı. Posta treni, çokluk benim gibi öğrencileri şehre, okula taşırdı. Öğrencilerin kimi kitaplarını karıştırır, kimi uyurdu. Bu, gününe göre değişirdi. Trende değişmeyen tek şey sessizlikti. Bizim zamansız hayatımızda gürültü büyük ağırlıktı. Zaten dışarda iş görmekten sırtlarımız öyle bükülmüştü ki bir de gürültüyü kendimize ağırlık edinmezdik.
Verdiğimiz soluklar pencerelerde yumuşayıp su damlacıklarına dönerken esner yahut Mercidabık Savaşı'nın sonuçlarını çalışırdık. O ilk kışımda çok üşüdüm. Aralık biterken öksüre öksüre içimde hayat namına ne varsa dışarı atacak ve ben de oracıkta bitivereceğim sandım. Babam beni kendi sigortasından doktara götürdü. O zaman öyleydi, 'Ayşe'yi bir baktırtayım,' dedi, anneme. Annem başını salladı. O da üzülüyordu ama üzüntüsünün içinde biraz da kızgınlık vardı. 'Okumak için bunca inat edip karda kışta tee o bayırlara gitmeseydin bu kadar hastalanmazdın da' der gibiydi. Ben anlıyordum. Babam yine elimden tuttu. Öyle hastaydım ki uzun parmaklarının güzelliğine, şeffaf derisin altında mavi damarlarının kabarıp kabarıp sönüşüne bakmak aklıma bile gelmedi. Doktor, 'Üşümemesi lazım,' dedi, 'nerde bu kadar çok üşüttü bu çocuk?'
O gece köye dönmedik. Şehirde babamın kızkardeşi vardı, onlarda kaldık. Ertesi gün babam kendi gitti, beni halamda bıraktı. 'Bahar gelene kadar kızım,' dedi, bahar o sene çok geç geldi.
Halamın evi okula çok tersti. Çok çocukları vardı. Bana karşı iyiydiler ama okuldan geldiğimde kimse, 'karnın aç mı?' diye sormazdı. Ben bir köşede kendi halimde, kendi dünyamda yaşar, derslerimle meşgul olurdum. Babam birgün beni görmeye gelmiş. Artık onlar meyve mi yiyormuş çay mı içiyormuş hatırlamıyorum ama beni, sesizce köşemde oturmuş ders çalışmaya uğraşır vaziyette görünce karar vermiş. Hemen o yaz köydeki tarlalarımızı satıp şehirde arsa aldı. Eline para geçtikçe de evin temelini attırıp tuğlalarını koydu. Ev bana yetişmedi ama kardeşlerim bu sayede şehirde rahatça okudu.
O sene; halamdı, dayımdı, köydü, hastalıktı derken sınıfta kaldım. Önce çok üzüldüm. Ama kuru üzüntü hiçbir derde çare değil. Bu yüzden, kendimi teselli ettim; 'Ayşe,' dedim, 'bozma moralini.' İçimdeki istek, daha doğrusu azim öyle derine kök salmıştı ki bu kadarcık bir yenilgi beni okuma inadımdam, herkese ve her şeye karşın okuma kararımdan vazgeçiremezdi. Ben biraz da bu yüzden kendimi zamane hatunu olarak gördüm ve kendi hikayemi yazmaya yeltendim belki de, öncelikle mevcut düzene karşı gelmekten korkmadığım için, sonra her söyledikleri doğru sanılan büyüklerime kendi doğrumu, kendi çocuk fikrimi kabul ettirebildiğim için ve devamında da çıktığım o yolda yalnız kalıp da bir çıkmaza düşünce kurtulabilmek adına çırpınmaktan bir an bile vazgeçmediğim için. Tıpkı süte düşen o iki kurbağanın hikayesinde olduğu gibi, koca okyanusta kendi çırpınışlarım sayesinde ayağımı üzerine basacak bir parça toprak yaratabildiğim için.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim ki insankızları ve oğullarının en acımasız dönemleri çocuklukları. Çocuklar çok acımasız oluyor. Sonradan savaşlara ve cinayetlere sebebiyet verseler de bunların hep bir sebebi var, para, güç yahut başka bir çıkar. Oysaki çocukların acımasızlığının hiçbir sebebi yok. Onlar doğuştan gelen bir güdüyle kalp kırıyor. Bunu yaşadım. Tren çoğu zaman rötar yapar, durmadığı istasyonlarda durur, hatta bazen biraz fazla durur, neticede ben ilk derse hep geç kalırdım. Kapıyı çalıp başımı kapı aralığından ürkekçe uzattığım anda sınıfta bir kahkaha kopar, kimisi ıslıklar bazısı aralarında fısıldaşırdı. Ben yanaklarım koşmaktan kızıla durmuş olduğu halde içeri girer, yerime oturur, bez torbamı sıranın altına koyardım. Bu durum hemen hemen hergün tekrarlanırdı. Bir gün, sınıf öğretmenimizin dersinde aynı olay yaşandı. Öğretmenimin yüzü kıpkırmızı oldu. Beni yanına alıp elini omzuma koydu ve 'ayıp çocuklar,' dedi, 'alkışlayacağınız yerde gülüyorsunuz' ve ne tür zorluklarla şehre okumaya geldiğimi onlara anlattı. Ondan sonra bir daha sınıfa başım eğik girmedim.
Ortaokulu böylece bitirdim. Ama hala şehre gelememiştik. Zavallı babam o yaz bitirme sınavlarına çalışırken tüm vaktimi geçirdiğim odunluktaki üst üste konmuş iki kalastan ibaret çalışma masamın başına geldi. Sırtımı evin duvarına dayamış oturuyordum. Taş duvardan yaz serini geliyordu. 'Kızım istersen yeter,' dedi, 'çok zorlanıyorsun, yeter artık, okuma.' Ben, tabi aklıma koymuşum bir kere, vazgeçer miyim? Bitirme sınavlarını verir vermez sınıf öğretmenimle konuştum. O da müdür yardımcısı ile görüştü. Beni o gün eve gönderdiler, 15 gün sonra gelmemi söylediler. Tekrar gittiğimde Manisa'daki Kız Meslek Lisesinin her okuldan üç öğrenciyi sınava tabi tutarak okula kabul edeceğini öğrendim. Öğretmenlerim, sağolsunlar, önayak oldular, hemen başvurdum. Şehir genelinden 50 kadar öğrenci toplanmıştık, bizi Milli Eğitimde sınava aldılar. Sonra zaman geçti, eve kazandığıma dair bir kağıt ve kayıt için gerekli evrakların listesi geldi. O gün sevinçle odunluktaki eğreti masama oturdum ve defterimin en son sayfasına o günün tarihini karalayıp altına da şunu yazdım: Başardım!
Okul yatılıydı, tüm masraflarımızı devlet karşılayacaktı. Yeme, içme, yatak bedavaydı. Artık sabah ayazında trene koşmayacaktım. Sabahları tarhana çorbası yerine sıcak ve şekerli çay içecek, peynir, reçel ve hatta belki de simit yiyecektim. Simidi çok severdim. Ama her zaman bulamazdım.
Artık düzenli bir hayatım vardı, her ne kadar, hem teorik derslere çalışıp hem de el işi ödevlerini yapmak bir parça zor olsa da bana hiçbir şey güç gelmiyordu.
2.sınıfta kendimi resim atölyesinde buldum. Hayal gücüm fazla olduğu için resmim güzeldi. Küçük suntalar üzerine duvar sözleri yazıyor, tahta kaşıklar üzerine köylü kadın yüzleri çiziyordum. Branş öğretmenim bir dükkanla anlaştı. Ben, cumartesi günü çarşı iznimde yaptıklarımı bırakıyor, sonraki hafta satılanların parasını alıyor ve yenilerini bırakıyordum. Böylece harçlığımı çıkararak liseyi de bitirdim.
1974-75 döneminde üniversite sınavlarına girdim. O yıllarda gece eğitimi, akşam okulları vardı. Aldığım puan gece eğitimine yetiyordu. Ankara'da okuyacak, yurtta kalacaktım.
Babam, her üç-dört senede bir yapmayı alışkanlık haline getirdiği gibi yine yanımsıra durdu. 'Kızım,' dedi, 'biliyorum baba,' dedim, 'okutamayacaksın.' O üzüntüyle başını salladı. O an 'Ayşe,' dedim kendime, 'artık tek başınasın.' Bu çok ürkütücü bir duyguydu. Şimdiye dek bir şekilde yolumu bulacağıma inanırken birden elimdeki mum tükenmişti de ben, hepten ışıksız kalmış gibiydim. Babam, yüzüme öyle üzüntülü bakıyordu ki onu teselli etme ihtiyacı hissettim. 'Üzülme baba,' dedim, 'ben bir yolunu bulacağım.'
Benim bu sözlerimi duyan babam tatlı tatlı gülümsedi. 'Senin bir yolunu bulacağını biliyorum Ayşe,' dedi, 'sana çok güveniyorum,' hafifçe bana doğru eğildi; 'kendimden bile çok.'
Aslında o senelerde lise mezunlarını memur olarak her yere alıyorlardı, girebilirdim ama benim içimde hala bir hırs vardı, sonuna kadar gitmek istiyordum. Hani sanki bu kadar aşama kat etmişken yolun sonuna ermek, beni sabah ayazında şehre ulaştıran tahta sıralı trenin varacağı 'o son istasyonu' da görmek, hatta mümkünse orda bir bardak şekerli sıcak çay içmek istiyordum. O zamanlar Kıbrıs Barış Harekatı da yapılıyordu. Tüm ülkede büyük bir heyecan vardı. Benim heyecanımsa iki kattı. Gene bitirdiğim okulun, bu sefer lisemin öğretmenlerinden yardım istedim. Onlar bana yardımcı oldular. Türkiye'de sadece üç yerde; Isparta, Nevşehir ve Edirne'de olan Köy Enstitüsü Öğretmen Yetiştirme Okullarına başvurdum.
Yine sınava girdim. O zaman Eylül başıydı. 20 Eylül'de Manisa'daki liseme kağıt geldi, okula girmeye hak kazanmıştım. Dar keçi yollarında odun taşıyarak yaşlanmaktan korktuğum o akşamüstü çok gerilerde kalmıştı. Şöyle bir geriye bakınca yaşadıklarımdan hayrete düşüyordum. İki yıl da burda okuduktan sonra elimde mavi kaplı hatıra defterim ve onun içinde de arkadaşlarımın iyilik temennileriyle mezun oldum. Mezuniyetimin ardından tayinim, Yozgat- Çandır'a çıktı. Sonra Balıkesir- Burhaniye'ye atandım. Burda evlendim, ardından eşimle bir Elazığ'a gittim. Orda bir yıl çalıştıktan sonra üç yıl Siirt... Zaman geçiyor, ben, damına tuz serpelediğimiz kerpiç evlerde pilli radyomdan Ateş Böceği'ni, Her Şey Güzel Olacak'ı dinliyordum. Artık hayallerim gerçekleşmiş olsa da istediğim bir şey daha vardı.
Gözlerini gözlerime dikecek, bana baktığı zaman benim onun gözbebeklerinin gerisinde tüm yaşayış gayemi görmemi, Tanrı'nın biricik sırrını çözmemi sağlayacak bir bebeğim olsun istiyordum, ama olmuyordu. Hayat kendini tekrarlayıp duruyor. Geçmişte nasıl bana; 'olmaz, imkanı yok, hayır.' dedilerse şimdi yine, 'olmaz,' diyorlardı, 'imkanı yok,' 'hayır.' Çocuğum olmayacaktı. Okulda kızlara parlak kurdele kumaşından parçalar keser, makremeden gazetelik örerken hep gözlerimin önünde o bebeğin hayali, kulaklarımdaysa doktorların 'imkanı yok' diyen sesleri vardı. Onlara inanmıyordum, hiçbir şey imkansız değildi. Ben, her ne kadar yaşamla ve onun sırlarıyla ilgili felsefi araştırmalar yapmamış olsam da varlığımda benimle bir devinen kudretli bir özün sıcaklığını hissediyordum. Ben yaşamın bir parçasıydım, bir şeyleri dönüştürüp kendime hayat yapıyordum, evet bunu ben yapıyordum, kendim. Öyleyse istediğim her şeyi de elde edebilirdim. Neden edemeyecektim? Diğerleri bunu anlayamadığından beni hayalcilikle suçladılar. Gitmediğim doktor kalmadı, derdime çare aradım. Pek çok defa ilkel koşullarda ameliyat masasına yattım. Karnımı dört kere yarıp diktiler, bir kere kan kaybından masada kalma tehlikesi geçirdim. En sonunda kardeşim beni bir doktara götürdü, bir kere de o karnımı yarıp dikti ve işte bu dokuz yılın sonunda kızım dünyaya geldi, iki yıl sonra da oğlum. Artık daha da güçlüydüm.
Çocuklarım doğduğunda Konya'daydık. Konya'dan sonra Van-Çaldıran'a tayin olduk, ardından İstanbul, Gümüşhane ve nihayet Ankara. Anlaşılacağı gibi meslek hayatımın uzun yılları boyunca doğuda görev yaptım. Doğu deyince insan Kaf Dağı'nın ardındaki 'olmayan masal ülkesi' gibi bir yer hayal ediyor. Oysa, buz tutmuş bardaklarda kıtlama şekerle içilen sıcak çayı, karla kaplı yuvarlacık dağları, ayaklarımıza kat kat giydiğimiz kaşındıran yün çoraplarıyla gerçek doğu. Bir de baharı var tabi, temmuzda gelen baharı, kuzuları bekleyen yemyeşil çayırları... Oralarda kendi küçüklüğümdeki Ayşe'ye benzer hevesli ve azimli, yahut hiçbir şey olmasalar bile azıcık yaşam enerjisi taşıyan kızlar buldum. Branşım Giyim'di ama ben onlara sadece kumaşa nasıl muamele edileceğini değil, daha ziyade hayata nasıl bakılacağını öğretiyordum. Çünkü hayata önce bakmak gerekir. Kör topal yürümek tehlikelidir. O zamanlar da elime geçen her fırsatı değerlendirir, gazetelerden bulduğum adreslerden çeşitli kurumlara mektuplar yazar, öğrencilerim için malzeme ve kitap isterdim. Bir sabah sınıfa girdiğimde koskoca bir kutuyu orta yerde beni bekler buldum. O zamanlar Van'ın Çaldıran ilçesindeydik, işte o yuvarlacık dağların, baharla yeşeren çayırların olduğu memleket.
Öğrenciler kutunun çevresini sarmıştı. Ben gelince açıldılar. Gönderen adresinin sonundaki koskocaman 'İST.' Kısaltmasını görünce anladım, sevinçle; 'Sakin olun kızlar,' dedim, 'herkese yetecek kadar var' ve kutuyu açtım. İçinden çıkan renk renk kumaşlar, kitaplar ve kıyafetler sınıfın içindeki kapalı kış havasını aydınlattı. Kızların yüzü neşeyle ışıdı. Onların o anki sevinci, beni hiç unutamadığım çocukluğuma götürdü. İzmir Treni geçerken trenle bir koşup 'gazete, gazete!' diye bağırır, trendeki yolcuların attığı gazeteleri toplardık. Köyde buna 'trene çıkmak' denirdi. Trene çıkmayı en çok ben severdim. İzmir Treni'ndeki hanımların parfüm kokan parmaklarının değdiği gazete kağıtlarını yıllarca sakladım. Annem eve çöp getiriyorum diye kızardı ama ben gazeteleri üst iste koyup kendime minder yapacağımı söyleyince sesini çıkarmazdı. Daha sonra da bir köşe yazarından hala benim de mutfağımda bir baskısı olan yemek kitaplarından istedim, sağolsun, gönderdi. Sonraları, İstanbul'da görev yaparken öğrencilerimle biz de böyle koskoca bir koli hazırlayıp Çaldıran'daki okuluma gönderdik. Yalnız gönderme kısmı biraz güç olmuştu. Posta memuru kolinin büyüklüğüne bakıp, maaşımın üçte biri kadar bir tutar isteyince ne diyeceğimi bilemedim. En sonunda posta memurunu ikna ettim, adamcağız cüz'i bir miktar aldı.
Ben hayallerimi gerçekleştirdim. Okudum ve kendi paramı kazandım. O parayla en gevrek simitleri aldım. Ortaokulda, simidi çok sevmeme karşın ancak, iki üç ayda bir simit alabilirdim, her öğlen evden getirdiğim sert kabuklu ekşi ekmeğimi yerdim. Annem ekmeğime biraz peynir koyardı. Peynir yoksa çiçek yağı sürüp şeker serpelerdi. Ama önemli değil, sonunda doydum ben. Doydum ve şimdi çocuklarımı da doyuruyorum. Aldığım en ufak bir lokma için bozukluklarımı sayarken babama teşekkür ediyorum, babam uzun parmaklı sıcak elini sırtıma yaslıyor ve 'Ayşe,' diyor, 'çok yoruluyorsun kızım.' Çocuklarım için, ev için, okul için çırpınmalarımı olduğu yerden görüyor babam, 'Olsun,' diyorum ben, 'ben bir çaresini bulurum baba,' babam gülümsüyor, babamın avuçları kömür sobası gibi yanıyor:' senin başaracağını biliyordum Ayşe.'
-Ayşe, Ayşe demir yoluna gidiyoruz Ayşe; İzmir Treni geçiyor
-İzmir Treni mi geçiyor?
-Belki gazete atarlar...
-Belki...
AYŞE KURUN
2010 ANKARA
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Yorumlar
Devamını kitapla görmek istiyoruz .
seni seviyorum
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.