ARZU KAYA
KELEPÇE
Nöbetten çıkan yorgun hemşireler hastanenin havuzlu bahçesinde buluştuk. “Bu gün ördekler yok dedi biri...” Ördekler havuza konulduğundan beri konuşacak bir konu çıkmıştı. Sıkıntıyla ya da genelde ifadesiz, birbirimizin yüzüne bakarız ve ördeklerden bahsederiz. Bu bize iyi gelir. Hiç konuşmamaktan iyidir ne de olsa. Nedense hiç konuşmamak tuhaf bir suçluluk duygusu verir hepimize... Kimsenin kimseyi merak etmemesi... Hep aynı oluşumuz vesaire... Sıkıcıdır. Konuşmak bir nevi “bak buradayım” demektir ve konuşarak olabildiğince orada olmaya çalışırız. Her seferinde ördekler biraz daha semizlenmiş, kilo almış görünür gözümüze... Bir gün bir yenisi daha eklenir aralarına... Ve konuşma böylece uzar, açılır gider...
Ama bu sabah ördekler yoktu... Bu yüzden mide kelepçeleri üzerine konuşmak zorunda kaldık. Şişman hemşirelerden biri, midesine kelepçe taktırmış. Biri diyor “iyi yapmış, dabıl iskender yiyordu abi”, biri diyor “kötü yapmış benim bir arkadaşım o mide kelepçesi yüzünden yatalak oldu. Mide asidi enfekte olmuş ve enfeksiyon bütün vücuduna yayılmış... Daha da kötüsü, sonra soluk borusuna bir delik açmak zorunda kaldılar...” Öteki itiraz ediyor: “Bu halinden memnun ama baksana şuna ne kadar iyi görünüyor...” Hepimiz mide kelepçeliye bakıyoruz...
Bu gün ördekler yok...
“Benim o arkadaşım da ilk başlarda böyleydi ama” diyor beriki...” Sonra sonra işte yatalak oldu...” Yeni birinin gelmesi ile konu değişiyor. Hemen yanımda oturan hemşire soruyor ona: “Benimkini gördün mü bu sabah, nasıldı?” O, yanıtlıyor... Sonra gidiyor... “Benim bir sevgilim var artık” diyor, bana dönerek... “Hadi ya diyorum, ne güzel...” “Odunun teki ama beni dinliyor” diyor...”Benim de bir sevgilim var” diyorum... Bütün detayları istiyorlar... “Senin gibi entelektüel mi?” Diyorlar... “Hayır” diyorum...” Ama ciğeri beş para etmez entelektüellerdense...” “Bak kızım” diyor beriki... “Dikkat et... Ben de geçen yıl öyle diyordum, Anadolu insanı olsun diyordum, ama sonra ne oldu... Her şeyime karıştı...” “Yok, benimki öyle değil, ince bir insan” diyorum, “ben de öyle diyordum ama” diyor, “bak odun olsun ama seni dinlesin” diyor. “Şimdiki odun ama beni dinliyor.”
Ördekler yok bu gün...
DÜĞME
Soyunma odasında iş kıyafetlerimi çıkardım, vişneçürüğü rengindeki mevsimlik elbisemi elime aldım. Giyindim. Düğmeleri yukarıdan aşağı aheste aheste ilikleyen elim bir an durdu: “Aa düğmem kopmuş!” O an, orada bulunan temizlik personeli arkadaş: “Dur bende bir firkete olacaktı...” dedi ve minik nazar boncuklu bir firkete çıkardı. “Görüyor musun hem de en kötü yerdeki düğme kopmuş... Eğil eğil bakayım... Tamam kız Jale, bak bu iyiliğimi de unutma...” Genelde herkese Jale diye hitap eden bu arkadaşıma minnettar kaldım. İğne dışarıdan hiç gözükmeyecek şekilde kopan düğmenin açığını kapatmıştı...
Ertesi gün vardiyamız denk geldi. Birlikte akşam yemeğine indik. “Dün evde kavga vardı” dedi. “Unutmuşum sana verdiğim o firkete ile bluzumu kapatıyordum. İnsanlığımdan çıkardı beni hayvan herif, ne orospuluğumu koydu ne kahpeliğimi... Neymiş efendim boynum niye o kadar açıkmış. Otobüste ayakta gidenler seyredermiş. Eğilsem göğüslerim görünecekmiş...” “Hay Allah” dedim, “böyle kötü bir olaya neden olmak istemezdim, gerçekten çok üzgünüm...” Meğer ne çok dolmuş zavallı... Anlattı anlattı... Ona yasaklanan kıyafetlerden, kayınvalidesinin, “kocana hürmette eksik kalıyorsun” diye başlayıp giriştiği kavgalardan...
Kocası Muharrem’in hem işe yollarken bu kadar kıskandığından hem de maaş zamanı bütün parasını aldığından... Derken iş yerindeki bir arkadaşa duyduğu kardeşçe sevgiden... Sadece dinliyordum... Bir ara “peki nereden nereye Miyase, bu adamı nasıl buldun?” Dedim... Miyase, Iğdır’ ın bir köyünden, Muharrem ise İzmir’in bir köyündendi...
“Ablam burada İzmir’in bir köyüne tütüne gidip gelirken tanışmış ablasıyla... O da işte bilirsin, tanıdığın eli yüzü düzgün namuslu bir kız var mı, demiş ablama... Ablam da beni söylemiş. Ben Iğdır’da köyde yaşıyordum. Pamuğa gidip geliyorduk. Kaşım bıyığım uzamış farkında bile değildim ama inan, yediğim önümde yemediğim arkamdaydı, karışanım edenim yoktu... Hele kamyonetin arkasında iş dönüşü söylediğimiz şarkılar aklıma geldikçe ağlayasım geliyor... Neyse ablam, kız kardeşim var ama memlekette, uzak demiş... Düşünmüşler hakikaten de uzak yol, neyse demişler, bir kumar oynadık sayalım... Böylece yola çıkmışlar...
Bir an durdum...”Bir kumar oynadık” bir ara telefonda konuştuğum, yüz yüze görüşmediğim bir talibim vardı. Tanımıyordum. Kararsızdım. Kendimi çok yalnız hissettiğim bir gün aradım gel görüşelim, ailemle tanış dedim... Çok uzun yoldu. Yola çıkarken o da kararsızmış, “olursa olur, olmazsa olmaz, neyse bir kumar oynadık sayalım” demiş yakın çevresindekilere. O sıra bu “bir kumar oynadık sayalım” lafı üzerine epeyce düşündüğümü hatırlıyorum... Geldi, görüştük, ailemle tanıştı. Ama ben onu hiç tanıyamadım. O yaşadığı şehre benden bir haber bekleyeceğini söyleyerek geri döndü. Ben önce kararsız olduğumu sonra da bir daha görüşmek istemediğimi söyledim. Onunla ilgili acaba iyi mi yaptım diye bir şüphe kalmıştı içimde... Ama şimdi bu anda, Miyase’nin “bir kumar oynadık sayalım” diyen kocasını anlattığı bu anda, sanki tüm perde aralanmış ve içimdeki soru işareti kopup giden bir düğme gibi savuşup gitmişti... Bir sonraki gün, lavabonun kenarında gördüm düğmemi, ama almadım. Eteğimi kapatan ama ruhumu aralayan o firkete nedense bana daha sıcak gelmişti. Demek ki bir kumar oynamak gözüyle yapılan evlilikler böyle oluyordu... Kumar devam ediyordu ve yenilmek ağır gelince işin içine hile giriyordu...
TUZLU KURABİYE
Ebru aradı. “Arzucum evde misin” dedi, “Evet” dedim. “Gel hadi” dedi. “Tuzlu kurabiye yaptım.” Bekâr odamın kapısını, yazı mı yazsam, film mi izlesem, kitap mı okusam kararsızlığımın üstüne kapatıp aşağı indim... Ebru, alt komşum. Aygül ablanın kızı. Yaşıtım.
Pijamalarımla misafirliğe gittiğim tek ev. Onlar da genelde pijamalı. Soğuk kış gecesini ısıtan sevgi dolu gülümsemeleriyle, beni içeri buyur ettiler. Ebru mutfakta çay demliyordu. Geldi. Oturduk. “Arzu ben bu kurabiyeyi bir gün bir arkadaşın teyzesinde yedim.” Dedi. “O arkadaş Pınar. Benim dostumdu. Ben onunla bir mimarın yanında işe başladığım zaman tanıştım. Sonra çok kısa bir sürede dost olduk. İşten ayrılırken mimar hanım çok şaşırdı. Bir anda herkes beni uğurlamak için işini bırakmıştı. Çok kısa bir sürede nasıl bu kadar iyi dostluklar kurabildiğime şaşırıyordu. Sordu. “Bu kadar kısa bir sürede nasıl böyle iyi dostluk kurdun?” Dedi. Ben iyim ondan olabilir mi dedim kibirle botokslanmış donuk, ifadesiz yüzüne bakarak... Neyse işte öyle Arzucuğum. Ben işten çıktım. Ama Pınar’la görüşmeye devam ediyoruz. Doğum günlerimde bir tek onu çağırıyorum. Düşünsene, ben, annem, babam ve Pınar. Pınar o zamanlar otuz yaşındaydı. Benden üç yaş büyüktü. Ben de işte yirmi yedi oluyorum. Ama su gibi güzeldi benim arkadaşım. Allah rahmet eylesin.”
Konuşmasının buraya kadar olan kısmını öylesine dinlediğimi, bu “Allah rahmet eylesin” cümlesini duyduktan sonra kapı önünde uyuklarken bir tıkırtı ile aniden kulaklarını dikleştiren köpek gibi yerimden doğrulurken fark ettim ve ne yazık ki ona da fark ettirdim.
“Ne yani arkadaşın öldü mü? Dedim. “Evet” dedi. “Bir gün iş yerinden beni aradı. Karnı ağrıyormuş bir sancı tutmuş. Gittim. Doktora gittik. Filmler, tahliller, bilirsin işte...
Sonuç, gölge mi ne varmış şüphelendiler... Sonra büyük bir hastaneye gittik. Biyopsi aldılar. Sonucu bekliyoruz. Sonra bir gün telefon çaldı. Sonuç kötü. Kötü haber. Bu arada ilk beni aramış. Teyzesi dedi ki sonra bana, “niye önce seni aradı. Niye bize haber vermedi?” Bakar mısın kadına, demek ki beni kendine daha yakın bulmuş, demek istedim, ama diyemedim. İnsan sevildiği için suçlanır mı? Neyse ilaç tedavileri, kemoterapiler. Derken, ben onu kemoterpiden sonra görmemiştim. Eve gittim. Bu arada Pınar teyzesinde kalıyordu. Pınarın ailesi Almanya’ daydı. Çalışmaya gitmişlerdi... Sonra gelip Pınar’ı almak istemişler ama Pınar gitmek istememişti... Teyzesinin evine gittim. Kapının aralığında bir gördüm onu. Saçlar tamamen dökülmüş. Çok güzel kaşlarının yerinde iki beyaz gölge, kirpikler çok az kalmış... Saniyelerle toparladım kendimi... Canım arkadaşım, dedim... Ama gözler, gölgeler içinde, erimiş bitmiş, gördüğüm çok hasta birinin yüzü değil de canlı coşkulu Pınar’ın yüzüymüş gibi davrandım. Ama bunu yapmak için harcadığım tonlarca enerjiyi anlatamam sana. Bir keresinde eniştem gözlerini açıp kapatarak demişti ki, “biliyor musun dünyadaki en yorucu şey bu.” O an, sanki eniştemin ne demek istediğini anladım... Neden söz edeceğimi bilmiyordum. Olabildiğince yaşamdan konuşmak, onu umutlandırmak istiyordum. O sıralarda Konyalı bir oğlanla çıkıyorum. Ona fotoğrafını gösterdim. Yatağın içinde bir değnek gibi kalmış kolunu uzattı, fotoğrafa baktı, “bu çocuk seni üzer Ebru” dedi.
“Gerçekten üzdü mü seni” dedim. “Evet gerçekten dediği çıktı, üzdü beni” dedi ve anlatmaya devam etti. “Neyse gel zaman git zaman Pınar’ın tedavileri devam ediyor. Ve bir gün bir telefon daha. Pınarın teyzesi. Pınar’ı kaybettik diyor. Ben telefonu yere çarpmışım. Annem evde yok. Babamlayız. Sonra babamla telefonu topluyoruz. İşte arkadaşımın defin işleri falan derken geçti o yaz. İşte bu kurabiyeyi ilk Pınar’ın teyzesinde yemiştim. Daha ağzımda dağıldığı an, dedim, çabuk bunun tarifini veriyorsun bana. Nasıl beğendin mi kurabiyemi?” “Gerçekten güzelmiş” dedim, boğazımda düğümlenen kurabiyeyi yutmaya çalışırken... “Eline sağlık!”
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

