Araçlar
Kayıt Giriş

zamanehatunlari.com

BURADASINIZ: Ana Sayfa » Hikayeleriniz » Komik Anılar Arşivimden...
Pazar, 20 May 2012
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfEn iyi 

Komik Anılar Arşivimden...

e-Posta Yazdır

misiz-isikRumuz : Misiz IŞIK -2 

Öğle teneffüsündeyiz ve ben görev mahallim olan 2. kattayım. Öğretmenlerin meşhurdur nöbet vazifeleri. Bir tür tatlı gardiyanlık işi işte. Sıcak ve güneşli bir gün... Bütün çocukları sınıflarından tek tek toplayıp bahçeye gönderiyorum. Böyle Adile Naşit şirinliğiyle ama.. Kedi yavruları gibi; nazikçe enselerinden tutup tutup çıkarıyorum sınıflardan. Gidenlerin arkalarından sesleniyorum: “Haydi bakiim! Kovalamaca oynayın, saklambaç oynayın... Olmadı yürüyüş yapın sadece! Mis gibi hava var dışarda çocuklar, hayatta oturtmam sizi sınıfta!” Hızımı alamayıp kendi dönemimden de bir iki oyun tavsiyesinde bulunuyorum; kol kola girmiş merdivenlerden inen üçlü bir kız grubuna: “Sek sek oynayın mesela! Aaa ya da lastik oynayın lastik! Var mı lastik yanınızda?” Alışıklar çocuklar benden böyle şeyler işitmeye. Mahçup mahçup gülümsüyorlar. Hayır, oyun oynayıp oynamamaları bir yana; bütün günleri çoğunlukla sınıfta oturarak geçiyor zaten yavrucakların. Yazık, çıkıp biraz hava alsınlar, hareket etsinler. Tek derdim bu...

Sonunda koridor tamamen boşalıyor. Emin olmak için birazcık daha bekledikten sonra, şöyle bütün koridoru görebileceğim bir yerde konuşlanıyorum. Birazdan yapacağım şeyden çok hoşnut olmasam da, hazır müsait bir an yakalamışım; değerlendirmem lazım. Yavaşça sağ elimi sağ cebime daldırıp bir adet cımbız çıkartıyorum. Sonra da öbür elimi öbür cebime daldırıp küçük, gümüş saplı bir el aynası... Birkaç dakika içinde hilal kaşlı, aydınlık bakışlı bir muallimeye dönmek üzere girişiyorum kendime. Hızlı olmam lazım. Zira bu halde yakalanmak istemem kimseye. Aynayı gözümün dibine sokmuşum, müthiş bir konsantrasyonla yoluyorum kendimi...

 

1 dakika geçiyor geçmiyor; bir ses duyuyorum. O da ne? Dinliyorum kulak kesilip. Kulağıma kikirdeme sesleri geliyor bir yerden. Sınıflarda öğrenci falan mı var acaba? Aynayı yavaşça burun hizama indirmemle iki minicik kız öğrenci ile göz göze gelmem bir oluyor! Ben irkilince onlar da sıçrıyor hafiften. Nasıl farketmedim ben bunların geldiklerini?! Onlar bana bakıyor, ben onlara... Pek minikler hakikaten de. 1. sınıf olmalılar... 1. sınıflara girmediğim için tanımıyorum ikisini de. Birinin tavşan dişler dökülmüş, gözünde mor kemik bir gözlük. Sımsıkı iki örgüsü olan diğerinin dudağının iki kenarında kurumuş ayran izi; yapışmışlar birbirlerine, bana bakıp bakıp sırıtıyorlar. Aynayı ve cımbızı telaşla cebime atıveriyorum, “Napıyosunuz siz burda bakiim?!” Cevap yok. Elleriyle ağızlarını kapata kapata kikirdemeye devam ediyorlar. Sonunda örgülü olan tüm cesaretini topluyor ve dudaklarını büze büze soruyor: “Kaşınızı mı alıyosunuz öğretmenim?” “...?!?...”

Yüzümün yandığını hissediyorum. “Olur mu canım öyle şey? Gözüme birşey kaçtı onu çıkartmaya çalışıyorum.” Ne söylesem gülüyorlar. Toprak solucanı gibi kıvıl kıvıllar karşımda. Dişsiz olan arkadaşının yaptığı açılıştan aldığı cesaretle atlıyor hemen: “Öğretmenim, bişii söyleyebilir miyim?” “Söyle bakalım?” Kafasını cilveli bir edayla yana yatırıp olmayan dişlerinin boşluğundan salıveriyor iltifatı: “Çok güzelsiniz...” Bütün kız öğrenciler için, özellikle de minik olanlar için bayan öğretmenlerinin tümü “Kainat Güzeli”dir. Pek beğenirler her bir yerini. Ve istisnasız giydiği, taktığı her şey olay olur. Bir de bilmiş olurlar ki sormayın... Gülümsüyorum kocaman. “Teşekkür ederim efendim, çok naziksiniz...” Yine kikirdiyorlar. “Peki siz niye burdasınız? Burası sizin katınız değil?!” Anlatıyorlar dertlerini gözlerini kocaman aça aça. Örgülü olanın abisine bakmaya gelmişler. Bir de bahçeye göz atmalarını söyleyerek kışkışlıyorum bu iki sevimli civcivi. Tam bir iki adım uzaklaşıyorlar; örgülü olan arkasına dönüp bombayı patlatıyor: “Öğretmenim!” “Efendim canım?” “Bence siz doğal halinizle daha güzelsiniz!” “???!!!” Hele diyorum; gördün mü sen şu cimcimenin ettiği lafı! Öylece bakakalıyorum arkalarından. Kızlar köşeyi döner dönmez elimi cebimdeki cımbıza atıyorum; kaldığım yerden devam etmek üzere. Fakat tam kaşıma götüreceğim sırada duruyorum birden. Küçük kızın cümlesi yankılanıyor zihnimde “Öğretmenim! Bence siz doğal halinizle daha güzelsiniz!” “Doğal halinizle daha güzelsiniz!” “Doğal halinizle!!” “Doğal!!!” Hmm... Hazır 80’lerin modası da geri gelmişken... Hazır kalın “Brooke Shields”vari kaşlar bu kadar gözdeyken... Ve benim bu baş döndürücü koşturmaca içerisinde kaybedecek tek bir dakikam bile yokken... Kocaman, manidar bir tebessüm yayılıyor yüzüme. Sonuç olarak, o günden beri kaşlarıma dokunmuyorum. Evet, doğal halimle de gayet güzelmişim gerçekten. Bugün hala ne zaman aynaya baksam, beni büyük bir külfetten kurtaran; geleceğin “zamane hatunu” o iki cimcimeyi hatırlar ve kikirderim kendi kendime...


10 dakikalık teneffüslerden birindeyiz. Revir kapısının hemen yanındaki pencere camına burnumu dayamış, telefondaki eşimle yüksek sesle bütçe hesapları yapıyorum: “Ne kadar yatıracaksın şimdi sen bankaya? .... E ne kaldı ki o zaman geriye? .... Ha tamaaam .... Amaaan, kafa gitti benim gene. Baştan söylesene bi, neye ne kadardı? Hah, 145 oraya..” Arada arkama, sağıma, soluma falan da bakıyorum; gelen giden var mı diye. Yoksa ayıp yani böyle umuma açık bir yerde car car car; o faturaydı bu taksitti... Mahrem mevzular bunlar. Eşimle konuşmamız tam gaz devam ederken daha rahat konuşabilmek için pencereyi açıp başımı camdan dışarı çıkartıyorum: “İnanmıyoruuum!? .... Ayy biz naaptık bu ay böyleee? .... Doğal gazı verelim o zaman önce, ha? .... Duyamadım tekrar söyle?! .... E tabi çocuk gürültüsü olcak, okul burası! Peki o zaman, 145 oraya, 700 okula.. Nasıl? .... Ayy ne biliim niye o kadar geliyor? Bi yerle konuştuğum yok! .... Alo? .... Alooo?!” Bağlantı kesiliyor.

Tam o esnada öğrenci zili de çalıyor. Çığlık çığlığa çocuk sesleri ve her duyuşumda ömrümden 2 dakika götüren o muhteşem midi melodi! Bir öğretmen, zil sesini duyar duymaz dersi olmasa bile şöyle bir kıpırdanır. Oturuyorsanız kalkarsınız, ayaktaysanız oturursunuz. Ama illa ki bir hareket... Sokakta başka bir okulun önünden geçerken bile o sesi duyduğunuz anda istem dışı adımlarınız hızlanıverir. Neyse, telefonu kapatıp cebime attığım gibi öğretmenler odasına doğru koşmak üzere arkamı dönüyorum ve güümmm! Tam arkamda dikilmekte olan birine tosluyorum! (Hani gerilim filmlerinde sizi “Allah!” diye zıplatan klişe bir sahne vardır; mesela banyoda tek başına olduğunu sandığınız başrol oyuncusu birdenbire arkasını döner ve katille burun buruna gelir! İşte onu hemen hemen her gün yaşadığınızı düşünün...) Bıyıklı, ufak tefek bir adam bu. O kızarıyor ben sararıyorum, o sararıyor ben kızarıyorum. Acayip utanıyoruz ikimiz de. Derken adam, işaret parmağıyla göğüs hizasında tereddütlü bir “1” işareti yaparak adeta fısıltı gibi bir ses tonuyla soruyor: “Hocaanım*, bir dakikanız var mı acaba? Dersiniz de var sanırım ama?” Ben evet demeye kalmadan öğretmen zili de çalıyor. Adam yazık beklemiş kim bilir ne kadar. ‘Sonra lütfen’ deyip basıp gitmek olmaz. Ama kalıp sohbet de edemem. “Hay Allah, evet derse yetişmem lazım, ama kısa bişiiyse dinliim sizi.” diyorum.

Velilerimiz de sağ olsunlar; biz öğretmenler defalarca, gerek yazılı, gerek sözlü olarak bildirmemize rağmen görüşme saatlerimize asla riayet etmezler. Onlar kendileri ne zaman müsait olurlarsa ya da ne zaman kafalarına eserse o zaman çıkıp gelirler görüşmek için. Bir iki istisna dışında bu hep böyledir. Ve tabii genellikle sizin yetişmeniz gereken bir dersiniz olduğu için ve onlar söyleyeceklerini asla bir 5 dakikaya sığdıramadıkları için yaşanan manzara hep aynıdır: Sizi gireceğiniz sınıfın kapısına kadar soru yağmuruna tutarak takip eden, gerekirse sizinle birlikte koşan, siz depara kalkınca o da kalkan (denenmiştir!) magazin muhabiri gibi peşinizde dolanan koca koca yetişkin adamlar, kadınlar...

Gördüğünüz gibi öğretmenlik bu anlamda kondisyon da gerektiren bir meslektir. Neyse, ne diyordum, ben hızlanınca adam da hızlanmaya başladı. Beraber hızlı tempo yürüyoruz. “Hocaanım, benim kız Zeynep, kaç aldıydı son yazılıdan? Onu sorcektim ben...” “Ayy notlarım yanımda diil ama...” Koşar adım yürüyoruz artık. “Vaktiniz varsa bekleyin, dersten sonra bakıp söyliim, bi yanlışlık olmasın...” Öğretmenler odasının kapısına gelince duruyoruz. Zira çok zaruri haller dışında içeri velilerin ve öğrencilerin girmesi yasak. Bir nevi “kurtarılmış bölge” bizim için. ”Yok Hocaanım, kalamam ben o kadar, çıkmam lazım hemen.” Bir ayağım öğretmenler odasının içinde öbürü hala dışarıda; vazgeçip gitmesi için dua ediyorum. Ama adamdaki ısrar kırılabilecek gibi değil! Gözlerime kilitlenmiş; çocuğunun notunu duymayı bekliyor! ”7-B miydi?” “Evet Evet!” Camın önünden öğretmenler odasına kadar geçen süre taş çatlasın 30 saniye! Bir taraftan gireceğim sınıfı ve dersi düşünüyorum.

Kafam çorba kazanı gibi! Dilimin ucuna gelen notu söyleyiveriyorum: “75!” Ne dedim ben?! 75 mi??! Adama 65 olan (hatırladığım kadarıyla o da...) yazılı notu yerine “telefon faturamı” söylüyorum! Olacak iş değil! Benim yüz stresten alev alev, adamın yüzüne nurlar yağıyor. Belli ki sevinmiş duyduğu nota: “Teşekkür ederim Hocaanım! Tuttum sizi de... İyi dersler!” Tam arkasını dönüp gitmek üzereyken sesleniyorum: “Beyfendiii! Bi saniye!” Adam şaşkın dönüp bakıyor. “Ayyy kusura bakmayın noolur; başka bi Zeynep’le karıştırmışım. Sizin Zeynep 65 aldı. Yani, sanırım...” şeklinde bir açıklama geveleyerek, başka birşey sormasına fırsat vermeden hızla içeri dalıp ders materyallerimi kapıyor, ve yüzünde hala aynı şaşkın ifade öylece durmakta olan adamın önünden uçarcasına geçerek soluğu sınıfta alıyorum.

*Hoca Hanım

Paylaşmak ister misin?:

Deli.cio.us    Digg    reddit    Facebook    StumbleUpon    Newsvine

Yorum ekle


Güvenlik kodu Yenile