Araçlar
Kayıt Giriş

zamanehatunlari.com

BURADASINIZ: Ana Sayfa » Hikayeleriniz » Hayatı Ertelemek
Pazar, 20 May 2012
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 

Hayatı Ertelemek

e-Posta Yazdır

Rumuz : Carpe Diem

“KARİYER”... Bu süreç nasıl işler? İnsan ne için kariyer peşindedir? Para, güç, mevki, kendini gerçekleştirme, sosyalleşme..? İnsan zorunda olduğu için mi çalışıyordur yoksa kendini gerçekleştirmek için mi? Peki kimse bunu sorguluyor mu?
Benim KARİYER sürecim kendi süzgecimden geçirilmiş haliyle şu şekilde kaleme alınmıştır.

İstanbul’un en iyi üniversitelerinden birinde İşletme lisans eğitimi aldım. Bilinçli bir seçim miydi? Hayır...Hiçbir sağlıklı yönlendirme yapılmamış, kendim de ne istiyorum diye kafa yormamıştım. Sadece bir diploma peşindeydim. Birkaç saatlik sınav neticesinde, bundan sonraki hayatımı dolaylı ya da doğrudan etkileyeceğini hiç düşünmeden, kendimi bir İşletmeci olarak buldum. Mezun olduktan sonra artık bu diplomayla iş hayatının kapılarının bana ardına kadar açılacağını düşünüyordum... Ama gerçeği bütün çıplaklığıyla görebilmek için deneyimlemek gerektiğini zamanla öğrendim. O dönemde işletme mezunu biri için en parlak seçim bir bankada çalışma olanağıydı. Ben de bu parlak fikrin peşinden gitmeye karar verdim. Önemli bir banka, uzman yardımcılığı için bir sınav açmıştı. Demek ki sadece diploma yeterli değildi, hayatın her alanında olduğu gibi yine bir sınavdan geçmek gerekiyordu. Başvurum kabul edildi ve sınava çağırıldım.

 

Türkiye’nin işsizlik gerçeğinin bir sahnesine canlı tanık olduğum günü unutamıyorum. Binlerce insan... Şaşkınlık, korku, heyecan dalgası bütün benliğimi sarıyor. Türkiye gerçeği...Sonuç, sınavı kazanıyorum ve birkaç aşamalı mülakattan sonra işe alınıyorum. Evet, artık benim bir işim vardı. Çevremdeki herkes mutlu. Hayatımda ilk kez deyim yerindeyse elim ekmek tutacaktı. Kadın çalışanların ağırlıklı olduğu bir ofis ortamında, o güne kadar bir kredi kartı sahibi olmamış ben, kredi kartları ile ilgili her türlü işlemi yapmayı öğrenmiştim. Yoğun mesaili bir işti ama o dönem iyi para kazanıyordum. İş arkadaşlarımla kısa zamanda kaynaşmıştık. Her cuma, personel motivasyonunu arttırmak, ekip ruhunu oluşturmak adına ofiste yemek düzenleniyordu. Evet eğleniyorduk, karnımızı doyuruyorduk ama sanki benim ruhum açtı. Ruhum başka yerlerde dolaşmak istiyordu. Bankacılık sistemi sanki benim sistemimi bozuyordu. Birşeyler eksik ya da yanlış...

Ne olduğunu sorgulamaya fırsat vermeden, ailemle de konuşarak, bir gecede istifamı yazıp yöneticimin masasına koydum. İstifa gerekçem, iş tatminsizliğiydi. Artık diplomalı işsizler kervanının bir üyesi olmuştum. Diğer yandan omuzlarımdan bir yük kalkmış gibi hissediyordum. O yükü kendi omuzlarımdan kaldırıp ailemin omuzlarına yüklediğimi düşünmeden... Zira, verdikleri emeklerin meyvelerini görmek isterlerken, ben onlara bir bağbozumu yaşatmıştım. Ancak telaş yapmaya gerek yoktu, nasıl olsa bu eğitimle ve arkada bıraktığım banka deneyimimle mutlaka bir iş bulurdum. Tam da düşündüğüm gibi oldu. 2 seneye yakın iş aradım! Kriz döneminde şirketler eleman tasfiyesine giderken, ben kendime bir kariyer edinme telaşındaydım.

Bir yerlerde hatrı sayılır bir dayım da yoktu! Ekonomik ve ruhsal açıdan zor geçen bir dönemden sonra, bu sefer “perakende” sektöründe kendime bir yer açtım. Yoğun geçen bir eğitimin ardından, bir mağazanın Müdür Yardımcısı olarak işe başladım. Sadece alışveriş yapmak için girdiğim mağazanın geri planında bu kadar yoğun bir çalışmanın olacağı hiç aklıma gelmezdi. Mesai kavramı yok. Yönetici olduğun için, diğer çalışanlara örnek olma adına (ki bence bu örnek teşkil etmez) sabahın bir körü girdiğin mağazadan, gecenin bir körü rica minnet ayrılabiliyorsun. Haftanın 6 günü mağaza içersinde geçiyor, kalan 1 günde de anca kendini şarj edebiliyorsun.

İlk başlarda alışmakta zorluk çektim ancak daha sonra bünyem alıştı. Mağazamı, müşterileriyle, ürünleriyle, personeliyle sahiplendim. Büyük bir sorumluluk duygusuyla işe dört elle sarıldım. Sorgusuz sualsiz, mağazamı, hayatımın orta yerine oturttum. İdari işler ve personel yönetimi konusunda başarılı olmama rağmen müşteri memnuniyeti konusunda birkaç kez tökezlediğimi itiraf etmem lazım. Genelde sosyo ekonomik düzeyi yüksek müşteri kitlesi olan bir mağazada çalışıyordum ve bazen memnuniyet sağlamak zor olabiliyordu. Örneğin, mağazada bütün kasalar açıkken, kasalarda uzun kuyruk oluştu diye “Benim kim olduğumu bilmiyorsunuz. Ben burda beklemek zorunda değilim. Şikayet edeceğim sizi...” diye şikayet eden hanımefendi karşısında mantık çerçevesinde izahat vermeye çalışırken haksız duruma düşmek...

Ünlü bir sanatçının asistanı, yaptığı alışverişi, sanatçının kredi kartıyla ödemek istemesi ancak bunun yasal açıdan yasak olduğu kendisine söylendiğinde “Kendisi bundan hiç memnun olmayacak. Siz kaybettiniz” diyen beyefendi karşısında yasal prosedür uygulaması neticesinde yine haksız duruma düşmek...Bu insanların hepsine değerli şahsiyet MEVLANA gibi seslenmek isterdim “Gel, gel, ne olursan ol yine gel...” Hayata bazen mizahi yönden bakmak gerekiyor değil mi? Bu yoğun tempolu çalışma hayatı içersinde bir süre sonra bende yine çarklar dönmeye başladı. Bu işin nereye varacağını, ne kadar daha devam edebileceğimi, gerçekten yapmak istediğim iş olup olmadığını sorgulamaya başladım. Bu sorgulamalar beni yine ayrılma noktasına getirdi. Birşeyler eksik ya da yanlış...

2 sene sonunda son noktayı koydum. Bu sefer ayrılma süreci sancılı geçti. Personel tarafından çok seviliyor ve açıkcası işimi de iyi yapıyordum. Duygusal bir ayrılık süreciydi. Bu iş her ne kadar idealim olmasa da alışkanlık yaratmıştı. Montaigne’nin dediği gibi “Hiç kimse bir alışkanlığa veda etme cesaretini gösteremez.” Ama ben doğru ya da yanlış olduğunu düşünmeden o adımı attım ve yönetici olarak girdiğim mağazanın kapısından bir müşteri olarak çıktım. Yoğun tempolu çalışmanın ardından zihnimi ve bedenimi temizlemek adına kendimi bir süre nadasa bıraktım. Artık bilinçsizce birşeylerin peşine düşmek istemiyordum.

Ben gerçekte ne istiyordum? Neyi yapmaktan zevk alıyordum? Mutlu dolayısıyla başarılı olabileceğim ne yapabilirdim? Bütün bu sorular beni tek bir yere ulaştırdı, YAZMAK...Evet, ben yazmayı ve kitapları çok seviyordum. Kendimi, düşüncelerimi, yaşanmışlıkları, hayatı ifade edebildiğim en dolaysız yoldu bu. Kendimi bildim bileli şiirler, sözler yazıyor; herhangi bir konuda saatlerce birşeyler karalayabiliyordum. Ama bunu bugüne kadar sadece kendim için yapmıştım. Şimdi ne yapabilirdim ki bu konuda? Üniversite tahsilimi edebiyat, basın-yayın gibi bölümlerde yapsaydım belki şimdi herşey çok farklı olabilirdi ama bu saatten sonra kendi yolumu nasıl değiştirebilirdim?

Düşüncelerimi çevremdekilere açtığımda, herkes bana hayalperest gözüyle baktı. Belki haklıydılar, ama ben yine de birşeyler denemeliydim. Kendi adıma...Ve dergilere, çeşitli yayın kuruluşlarına internet üzerinden meramımı anlatan yazılar yazdım. Sonuç:Hüsran! Hiçbir yerden bir cevap gelmedi. Belki de gerçekten bir hayalin peşinden koşmuştum ama o hayal sadece bende kalmayı sürdürmek istemişti. Şimdi kendini gerçekleştirme hayalini rafa kaldırıp, salt para kazanma derdine düşmeli. Hayat devam ediyor diyerek kariyer denen yolculukta şimdiki durağım bir gıda şirketi oldu. Hem yaptığım işin mahiyeti hem de çalışma saatleri açısından diğer kariyer denemelerime göre daha rahattım. Sadece ilk gün beni sarsan bir görüntü dışında...Şirket sahibi kişi, ofise belinde ruhsatlı tabancası ile girip etrafı kolaçan edip gittiğinde artık yüzüm ne hal aldıysa, karşımda oturan arkadaşım gülerek “Alışırsın” deyişiyle kendime geldim ve ben nerdeyim dedim.

Sonra alıştım...Kendini sorguya suale kapattığın zaman aslında işler çok kolay ilerliyor. Hayatın doğal akışına sen de ayak uydurmaya başlıyorsun. Görev bilinciyle işe gidiliyor, yeni bir çevre ediniliyor, hayatını idame ettireceğin parayı da kazanıyorsun. Ancak bu sefer de maaş konusunda aksilikler yaşanmaya başladı. Maaşlar zamanında ödenmiyor, bir sonraki ay önceki ayın maaşının bir kısmını alabiliyorsun. Eline geçen paranın hesabı yok. Kimse bu durumdan memnun değil ama zorunluluklar karşısında sadece gergin bir bekleyiş hüküm sürmekte...Muhasebe departmanından, şirketin finansal durumunun iyi olmadığı yönünde fısıltılar yükseliyor.

Ancak şirketin 2 ortağının da son model arabalarını bir üst modele taşıması fısıltıları da çalışanların arasında gerginlik yaratıyor. Zira, taşın altına elini herkes koymalı paradoks yaratmamak adına...Nitekim bu durumun devamlılık arz etmesi, beni, alışkanlık zinicirini kırıp yeniden sorgulama evresine soktu. Bu sefer çevremdeki herkesin bana öğütlediği gibi “iş bulmadan işten ayrılma” felsefesine dayanarak, bir yandan işimi yürütürken diğer yandan da iş aramaya başladım. Satış müdürüm de bu konuda beni destekliyordu zira kendisi de bu koşullarda ordan ayrılmak durumundaydı. Ve 6 ayın sonunda yeni bir kariyer rüzgarını arkama alarak işten ayrıldım. Bu sefer ki durağım ilaç sektörü oldu. Bu kadar farklı sektörlerde, değişik pozisyonlarda çalışma imkanı bulmak beni şaşırtmıyor değildi.

Ama kendimi sadece rüzgara bırakmış bir yaprak gibi hissediyordum. Bilinçli bir şekilde davranmadığımın farkındaydım. Yaptığım sanki sadece günü kurtarmaktı, ancak zamanla da o günleri erittiğimi farkedip kaçış yolu arıyordum. Bu sefer ki kariyer denemem benim için farklı oldu çünkü açıkcası işin mahiyeti hakkında pek bilgim yoktu. İlk gün önüme konan dosyaları okumaya çalıştığımda kafamda hemen ordan kaçıp gitme fikri belirdi çünkü tamamen yabancısı olduğum terimlerle karşı karşıya kalmıştım. O gün gidemedim. İlerleyen zamanlarda işi öğrenmeye başladım. Ama hiçbir zaman sevemedim. Sadece alışkanlık zincirini kıramadım ya da yine bir belirsizlikle karşı karşıya gelmekten korktum. Dışarıdan kurumsal bir kimlik altında çalışıyor gibi görünse de tamamen diktatörlük anlayışıyla yönetilen bir yerdeydim.

Şirketin başındaki isim, çalışanların kişisel haklarına saldırmaktan geri durmuyordu. Sonunda çalışanlar sendikalaşmaya gitti ve bu şirket için istenmeyen bir durum olduğundan dolayı üst yönetim tarafından uyarı aldı. Büyüklük, saygınlık yaşta ya da mevkiide değildir, insan hakedeceği değeri kendi değerinde bulmalıdır diye düşünüyorum. 5 sene gibi uzunca bir süre çalışmama rağmen her sabah “bugün artık işten ayrılacağım” sözüyle işe gittim. Ve birgün yine bu rehavetten sarsılarak uyandım. Tabiatım itibariyle zorla birşeyler yaparak yaşamak hiç bana göre değildi ama sanki sürekli aynı şeyleri yaşamaktan da geri durmuyordum. Aslında etrafımdaki insanların çoğunluğu böyleydi.

Sabahları beş karış suratla işe gelenler, mesai saatinin bitiminde koşar adım yangın yerinden uzaklaşanlar, hayalleri çok farklı olmasına rağmen çeşitli nedenlerden, korkulardan, imkansızlıklardan pozisyonlarını değiştirmeyenler, senenin başında resmi tatilleri hesaplayarak avunanlar, kendi yarattıkları dünyanın dışına çıkma cesaretini gösteremeyenler...Ben bu sistemin içinde kaybolmak istemiyorum. Hayat ertelenmeyecek kadar kısa ve çok değerli...Birşeyler üretmek, kendimizle barış içinde olmak ve insanların bir şekilde hayatlarına dokunmak istiyorsak, ne olmayı istiyorsak o olmalıyız. Hem kendimiz hem de diğerleri adına...Şimdi ben yeni bir dönemecin başındayım. 35’e 1 kala kendi değerlerimin peşinden gitmeye kararlıyım. Tabii sanırım biraz da şansa ihtiyacım olacak. Ama asla umudumu kaybetmeyeceğim. Mevlana’nın “Dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” felsefesiyle yola çıkmaya hazırım.

Paylaşmak ister misin?:

Deli.cio.us    Digg    reddit    Facebook    StumbleUpon    Newsvine

Yorum ekle


Güvenlik kodu Yenile