A. ARMAĞAN PORTAKAL
Her şey beş yıl önce istifa etmemle başladı. Prensiplerim ağır bastı ve bu kararı verdim. İzmir’den Sığacık’a (teosmarina.com) taşınmıştık. Tarihi kalesi, marinası olan, 2000 nüfuslu, denizin kenarında, sakin, huzur dolu, temiz ve İzmir’e çok yakın bu şirin yerde yıldır yaşıyorduk. 1992 yılından beri gıda sektöründeydim. Aslında Çevre Mühendisiydim, çok da severek okumuştum ama mezun olduğumda hayatıma yön verecek bir başlangıç yapmaya karar vermiştim. O yıllar çok gerilerde kaldı, bir zamanlar çevre mühendisleri özel sektörün zorunlu bulundurması gereken meslek değildi. İl müdürlükleri ve belediyeler gibi politik ortamlarda çalışmanın bana göre olmadığını iyi biliyordum. İş hayatıma Pınar Et’te halkla ilişkiler elemanı olarak başladım. Pınar Gıda Grubu’nda 10 yıl çalıştıktan sonra ürün yöneticisi olarak mezun oldum diyelim, daha sonra üç yıl Tukaş’ta 40 yıllık şirketin ilk pazarlama müdürü olarak sistem kurduk. Son olarak da Abalıoğlu’nda pazarlama direktörü olarak kariyerimde iyi bir noktadaydım. Çok yoğun çalışıyordum, çalıştığım şirketlerde sistem kurma dönemlerine denk gelmiştim ama keyfim de yerindeydi. Evimiz müstakil, bahçeli, marinanın yanındaydı. Eşimin arabası ayrı, benim arabam ayrı kısacası dolce vita bir hayat sürüyorduk. 30 Ağustos 2005 günü ben, omzumdaki bütün pır pırları bıraktım, eve geldim ve hayatımda yepyeni bir dönem başladı. O güne kadar yaşadıklarımın iş hayatından başka bir şey olmadığını, bunun da kirli ve bulanık bir suya sahip akvaryumdan ibaret olduğunu anladım. Dışarıda çok güzel, tertemiz ve kocaman bir okyanus vardı. O güne kadar farkına varamadığım okyanusa artık çıkmıştım, o özgürlüğü tattıktan sonra da bir daha geri dönmeyecektim.
Tam bir yıl, hiç çalışmadan evde vakit geçirdim. Her sabah 07.00’de kalktım. İnternette gazeteleri, her yönden köşe yazarlarını okumaya, TV’de haber kanallarını izlemeye, kitapları bir bir devirmeye başladım. Anladım ki biz çalışanlar, sentetik bir hayat yaşıyoruz. Ofislerde sanal bir dünyada, ülkede ne olup bittiğinden habersiz ve kendimizi önemli bir şahsiyet sanarak günleri geçiriyoruz.
Akvaryum dışına çıktığımda ilk keşfim kendi karakterim oldu. Evet, “benim bir karakterim, bir özgüvenim varmış” dedim. İş hayatının, sıkışık, tempolu, baskıcı çatısı altında insan kendi kişiliğini bir kenara koymaya başlıyor. Kimse itiraz etmesin bu sözlerime, gerçeğin ta kendisi budur. Kaç kişi sonuna kadar kendi fikirlerini savunuyor? Bu yazdıklarım işin eleştirel boyutu, iş hayatının çok keyifli yanları, insanı geliştiren tarafları da çok ve bunları yadsımıyorum asla.
Tekrar konuya dönersem, bir karakterim olduğunu fark ettiğim an benim ruhsal olarak zenginleşmeye başladığım an oldu. Söz zenginlikten açılmışken, tasarruf etmenin ne olduğunu da öğrenmiş oldum. Maaşım kesildi ama ödemelerim bir türlü kesilmedi. İhtiyacım olmayan ama bilmem kaç taksit avantajlı diye satın aldığım her ne varsa bizi en az altı ay tırmalayama devam etti ve iflahımız kesildi.
Bu bir yılda ailemle ilişkilerimi bile geliştirdim. Benim bir ailem varmış, nasıl farkına varmamışım ve bu kadar geri plana itmişim? İlk bir ay evden dışarı çıkmadım ve evin dip köşe temizliğini kendim yaptım. Fatih (kocam) her akşam geldiğinde “bugün burnunu dışarı çıkardın mı?” diye sorardı. Benim cevabım ‘ da hayır’ olurdu.
Ben, kendimi aradım ve kendimi buldum daha doğrusu bu aramalar ve bulmalar hep devam ediyor. Arkadaşlarım şakayla karışık soruyordu “Sen de normal kadın gibi olsana, sabah geç kalk, Seda Sayan izle. Başımıza kitap kurdu, haber kurdu oldun!”. Gerçekten sabahları kadın programlarını izleyen biri olsaydım ne yapardım! Genlerime şükrediyorum!
O bir yıl içinde uzun yıllar tedavi, ilaç, ameliyatlarla geçen sürecin sonuna geldim ve tüp bebek denemelerimiz de sonuçsuz kaldı ve doktor en sonunda bana “Armağan hanım artık sizin paranızı boşa harcamanızı istemiyorum. Siz anne olamayacaksınız.” dedi. Doktorun açık sözlülüğünü hep takdir ederim ama o gün, yanından nasıl çıktım bilmiyorum. Hiçbir zaman “anne olayım, bebeğim olsun” diye yanıp tutuşan kadınlardan olmadım. Ama bu sizin yıkılmanızı engellemiyor. Doktordan çıktım yürüyorum ve bir yandan ağlıyorum. Tam o sırada arkadaşım Ece beni aradı. Dostluk bu olsa gerek, malum oldu sanırım, sesimi öyle duyunca hemen gel dedi. O günün şokunu böylece az sarsıntıyla atlatmış oldum.
Ben sevinçlerimi paylaşmayı severim ama üzüntülerimi paylaşamam. Çünkü, insanların kendilerini acındırmasını sevmem. Ajitasyon varsa ben hiç naz çekmem. Ne zaman ki ben bir şeyler anlatıyorum, artık kafamda o olayı çözmüş bitirmişim demektir ve onun artık muhabbetini yapabiliyorum demektir.
Derken bende bir takım tuhaflıklar başladı. Durup dururken kızarmaya, nedensiz terlemeye başladım. Bu arada adetlerim azaldı ama 37 yaşımdayım ve aklıma herhangi bir şey gelmiyor. Doktoruma gittim, şikayetlerimi anlatınca, check-up yapalım dedi. Sonuçları değerlendirdi ve menopoz teşhisini koydu.
Evet, 37 yaşımdayım, anne olamam ve menopoza giriyorum. Kafamın içinde neler neler döndüğünü bir ben biliyorum. Düşünceler de kokarmış böyle anladım. Hayatta çok daha kötü anlar olduğunu gayet iyi bildiğim için hemen ne yapılması gerekiyorsa başladım. Spor, beslenme, ilaç takviyesi ne gerekiyorsa. En önemlisi moralimi yüksek tuttum. Hayatın sonu değil. Yeter ki çaresiz dertler olmasın.
Hayat bu düzende devam ederken gün geldi İstanbul’da yaşama alternatifi doğdu. Bu alternatifin doğmasına kadar olan zamanda restoran açmaya ramak kalması gibi hikayelerimiz var, inşallah başka zaman anlatırım. Fatih’le düşündük ve dedik ki “yaşımız müsait. Eğer İstanbul’a gitmezsek ilerde pişman olabiliriz. Gidelim, deneyelim”. 11 Ağustos 2006 tarihinde Bostancı’da tuttuğumuz eve eşyalarımız yerleşti. Ben yepyeni bir şehirde adımlarıma başladım. Fatih, Kanal D haber muhabiri olarak çok yoğun çalışıyordu. Seyahatleri çoktu. Bense ‘muhabir eşi olmak’ diye bir kavramı nişanlandığımız dönemden itibaren geliştirmiştim ve kendime bir hayat yaratmakla meşguldüm. Aksi halde, kocasını bekleyen, kocası olmadan bir şey yapamayan ve kocasına saran bir kadın olmanız çok kolay.
Böylece yeni bir şehir, yeni ortam, yalnızlık, menopoz, anne olamamak duyguları ve bunlarla baş etme yöntemleri geliştirmeye çabaladım. Üstüne bir de 40 yaş sendromu geldi. Bu sendrom gerçekten varmış, şunu hissettim, “iki avucum arasına kum almışım ama parmaklarımın arasından hızla yere akıyor ve tutamıyorum.” 40 yaşında aynen bu duyguyu yaşadım, yıllar geri dönmez biçimde elimden kaymaya başladı. Daha net ifade ile geri sayımın gongları kulaklarımda çınlıyordu. Yaşı benden büyük bir dostum dedi ki “olgunluk çağlarına hoş geldin. 40’lar insanın en güzel, en verimli, kendini bulduğu yaşlar. Sakın korkma”. Benim çıktığım basamakları önceden çıkmış birinin ağzından bunları duyunca içim rahatladı ve 40’lı yaşlarımın tadını çıkarmaya başladım. Sonuçta ben: ‘Kendimi damıttım, süzdüm ve yeni bir Armağan yarattım’. Bu yeni Armağan, kendine sosyal bir hayat yarattı. Hayat güzel, anı gerçek anlamıyla yaşamak lazım. Hayattan tad almak lazım. Bir daha profesyonel hayata girmeme kararı aldım. Artık firmaların bordrolu elemanı olmak istemiyordum. Fırsatların da yardımıyla kendi işimi kurdum. Firmaların bordrolu çalışanı olmadan pazarlama departmanıyım. Yani bir mesafem var ama sorumluluğum aynı. Gece, gündüz, hafta içi-sonu fark etmeden çalışmaya başladım. Bugüne gelene kadar çok farklı işler yaptım. Yeni olan şeyleri denemeyi sevdiğim için keyifli projelerde bulundum. Hep masanın reklam veren kısmında çalışmıştım, ilk defa masanın diğer tarafına yani hizmet kısmına geçiyordum. Bunun beni 3 boyutlu hale getirdiğini hissediyordum. Çünkü, hizmet alan olarak yaşadığım tecrübeleri bu sefer hizmet veren olarak ve empati kurarak vermeye başladım. Çok değişik işler yaptım. TRT için yemek programı da yaptım, firmalara sabahın köründe kolilerce promosyon malzemesi de taşıdım. Web sitemi açtım. Teknoloji ile aram hep iyi olduğu için gelişmeleri izlemeyi hiç bırakmadım, blog yazarlığı yeni yeni gündemde iken istifa ettiğim dönemde kişisel blog yazmaya başladım. Eski yazılarımı okudukça, kendimdeki gelişimi görüyorum ve ben bile şaşıyorum.
ÇYDD Kadıköy şubesine üye oldum, gençlik yönderi olarak çalışmaya başladım. Üniversite gençliği ile birlikte projeler yapmaya başladık. ÇYDD Gençlik Kurultayı için hazırladığımız projeler genel merkez tarafından kabul görerek, tüm şubelerde uygulanması önerildi. Gençlerle çalışmak büyük zevk. Üye olduğum için kendimi onların hamisi gibi görmüyorum zaten öyle de davranmıyorum. Onların burslu olması ya da benim yaşça büyük olmam insanlar arasındaki ilişkiyi değiştiren bir unsur değil. Aksine her fırsatta vermeye çalıştığım en önemli mesaj şu: “Ben sadece üyeyim, sizin haminiz değilim. Ben ne dersem yapmak zorunda değilsiniz. Aksine nedenini soracaksınız, sorgulayacaksınız, tartışacaksınız. Hepimiz eşit bireyleriz. En büyük hayalim, ilerde her birinizi özgüveni olan bireyler olarak görmektir.” Ayrıca, geldikleri yerde, yetiştikleri ortamda değişik düşüncelerle yoğrulmuş olabilirler. Bu da benim için sorun değil. Hiç kimse tornadan çıkmış gibi olmak zorunda değil. Önemli olan birbirimizden farklı düşüncelerimizle, alışkanlıklarımızla birbirimizi tamamlayarak bütün olmak.
ÇYDD’de bunun yanında büyük kazanç olarak gördüğüm bir dost kazandım. Son 10 yılını görme engelli olarak yaşamaya başlayan değerli bir dost. O’nun hayata tutunuşu daha doğru ifade ile hayattan kopmayışı, azmi bende hep gıpta uyandırdı. O’na baktıkça “ben ne kadar az şey yapıyorum” duygusuna kapıldım, benim için kamçı oldu. Her birimizin hayatta yapacağı ya da birilerinin hayatlarına dokunacağı anlar var. Sayesinde görme engelliler için kitap seslendirmeye başladım. Ruhen beni doyuran önemli uğraşlarımdan biridir bu. Her CD tesliminde benim sesimden kitapların dünyasında ışık bulacak görme engellileri düşünürüm. Biz gayret etmesek daha doğrusu onlar bu isteği bize yansıtmasalar biz bunu yapar mıydık? Bilgisayarımı değiştirdim ve yeni olmasına rağmen seslendirme yaparken tiz bir ses, kaydı olumsuz etkiliyor. Biz duymasak bile onların hassas kulaklarında büyük bir cayırtı yaratıyor. Bu da şimdilik seslendirme yapmamı engelliyor.
İstanbul, benim için büyülü bir yer. Niyet ederseniz alternatifler sınırsız. Buraya taşındıktan sonra bir liste yaptım kendime. Gezilecek-görülecek yerler diye. Şimdi fotoğraflarıma bakıyorum, ilk ziyaretimi taşındıktan 10 gün sonra Büyükada’ya yapmışım. Dolaşmış ve bisiklete binmişim. Burada doğmuş arkadaşlarım bile benim kadar çok gezmemişler. Benim felsefem şu: İstanbul gibi bir dünya kentine geldim, tadını çıkarmalıyım. Evet trafik var, evet gürültülü ama bir o kadar şaşırtıcı, sürprizli ve maceracı. Ben bayılıyorum bu özelliklere. İstanbul için net olarak şunu söyleyebilirim “Durursan İstanbul seni ezer.” Gerçekten çok güçlü bir şehir. Ayakta kalmak çaba istiyor, güç istiyor, moral istiyor. Hep çalışacaksın, koşturacaksın.
Kendi işimi kurdum dedim ya. Home Office çalışıyorum. Bir odamızı tam anlamıyla ofis olarak döşedik. Evde çalıştığım zamanlar sıkılıyorum. Sanılanın aksine yayarak çalışmıyorum. Bilgisayar başından kalkmıyorum, özel işim varsa öğle tatilini bekliyorum dışarı çıkmak için. En çok da kimseyle konuşamadığım için sıkılıyorum. Çünkü, atışmayı, sataşmayı seviyorum. O nedenle artık evde pek durmuyorum. Müşterilerimin ofislerinde ya da dışarıda ziyaretler yaparak geçiriyorum. Müşterilerimle ilişkimin temeline güveni koyuyorum önce. Ben çalışmalara kuş kondurduğumu iddia etmiyorum ama şunu iddia ediyorum. Markanın ruhunu hissederim, marka için hayal kurarım, o hayali işi yaptıracağım partnerlere çok iyi anlatırım, onların da markanın dünyasına girmelerini sağlarım. Yılların tecrübesiyle süreçleri hızlandırır, nitelikli iş çıkmasını sağlarım. Bütün bunları şirketlerin bordrosuna girmeden yani özgürlüğüme sahip şekilde yaparım.
Benim için özgürlük ve bağımsızlık çok önemli değerler. Bu iş hayatımda ne ise özel hayatımda da o. Tabi böyle düşünmek ve davranmak kocamın katkısıyla mümkün. Eğer O medeni biri olmasa, sıcak eli sırtımda olmasa, birbirimize saygımız ve güvenimiz olmasa bir kadın olarak bu haklarımı yaşamam mümkün olur mu?
Hepimiz Zamane Hatunlarıyız, bu potansiyel bizim içimizde var, biraz dürtmek yetiyor. Sevgili Dostum Sibel de beni dürtmese bu projeden haberim bile olmayacaktı.
Sevgili Zamane Hatunları, hayattan anladığım şudur: Hayatı yaşarken güzel anlarını heba etmeyelim. Kulaklarımızı doğanın sesine verelim, güzelliklere açalım. Vesveseleri bırakalım. Karşımıza engel çıksa da yılmayalım ve mücadeleden vazgeçmeyelim. Yeniliklerden korkmayalım. Her yeni, yepyeni bir fırsat getirebilir. Farklı bir kapı açabilir. Başımızı gökyüzüne, enginliğe çevirelim. Ve bunu gülümseyerek yapalım. Ben, mutluluğun akıl işi olduğuna inanırım. Çünkü mutluluk kendiliğinden olmaz, onu üretmek gerek, oysa mutsuz olmak için hiç çaba harcamanız gerekmiyor. Yelkenleri bırakmanız yetiyor. İşte bu yüzden mutluluğu üretmek mümkün. Güç bizim içimizde.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Yorumlar
(Kediler nankördür dediğimde, hayır onların kendi başına hareket edecek özgüvenleri var demiştin!)
Gastronominin bu ayki sayisinda adini gordugum Ali Sabanci roportaji surukledi beni buraya. Sabah sabah tarifi zor bir saskinlik, burukluk ve en onemlisi umutla doldu icim. Yeni Armagani yeni tanidim, yurekten takdir ettim, ornek aldim ve birgun onun gibi olabilirim diye umit ettim. Hicbiri, is hayatina yeni adim attigimda tanidigim eski Armagan'la hissettiklerimd en cok da farkli degil. Cok sansliydim, calisma hayatina senin gibi bir rol modelle baslayabildigim icin. Belki biraz gec oldu ama cok tesekkur ederim, bana hala en iyi ornek oldugun icin. sevgiyle kal:)
Teşekkürler Burta...
Yazini okudum; kendimden cok sey buldum...Yer zaman farkli olsada paylastigim cok sey oldu satirlarda dolanirken...Seni tanimayi cok isterim; belki yollarimiz kesisir:)Sevgiy le kal.
Seni seviyorum Armo!
Herkesin bir hikayesi var, ben sadece eteğimdeki taşların bir kısmını döküverdim...
Zaten hep sana karşı bir hayranlığım vardı; daha da pekişti.
Daha çok sağlık ve neşe diliyorum.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.