TUBA GÜNTÜRKÜN
Abim çocukluğunda o kadar yaramazmış ki, annem onunla ilgilenmekten, 1,5 yıl sonra doğan ben’in nasıl büyüdüğünü anlamamış bile. Bir yaşında, kendilerine yaptığı pırasa yemeğinden yedirirmiş bana. Yedirirmiş yatırırmış, yedirirmiş yatırırmış. Çok usluymuşum. Ama abim de çok güzelmiş. O kadar ki, sokakta yürüyemezmiş annem; gören, hayranlıkla sevip dururmuş abimi. Bana ise kimse bakmazmış. Görmezlermiş bile beni. Hep böyle söyler annem! (Bu arada bugün abim 34 yaşında, bense 32.)
Ben dört beş yaşına gelmişim, oryantal yapmayı pek severmişim. Müzik çaldığında, başlarmışım kıvırmaya. Babam da aldığı gibi terliğini bana fırlatırmış. Kaçış o kaçış. Benim oryantal olma isteğim, babamın terlik fırlatmalarıyla köreltilmiş.
Ben ilkokula başladım. Hep ders çalıştık abimle. Derslerimiz çok iyiydi. Hele bir olmasın, annem ne yapar adamı! O zamanlar “aşağı inmek” vardı. Anlamı: Arkadaşlarımızla apartmanın önünde oynamak. Biz abimle çok az aşağı indik. Bir miydi, iki miydi. Bu yüzden o keyifli anları unutmak mümkün değil. Annem bizi aşağı indirmezken, mahalledekilerin kötü çocuklar olduğunu gerekçe gösterirdi hep. Haklıydı da; her defasında, mahallenin muhtarı da olan amcanın apartmanımızın altında olan bakkalından tebeşir çalma eylemlerine alet oldum. Ben hatırlamıyorum ama bir defasında da kızlar beni cimciklemişler. Annem görmüş. O oldu, bir daha tövbe billah aşağı inemedik.
Sonra ilerleyen yıllarda ben balerin olmak istedim. Ama bunun için en ciddi engeli aşamadım. Daha açıkçası annem istemedi, balerin olamadım. Bacaklarım kaslı kaslı, erkek bacağı gibi olur diye. Keşke değseydi annecim; şimdi 55 kilo olmama rağmen dizkapaklarımdan yarımşar kilo biftek, baldırlarımdan en az dört parça bonfile çıkar. Benim balerin olma isteğim de annemin güzel bacaklı kız evlat sahibi olma hayalleri için köreltildi.
Ortaokul, lise hep takdir belgesi almakla geçti. Üniversite ve yüksek lisans da ders çalışmakla. Ama bu dönemlerde önemli bir fark vardı. Özgürlük isteği. Sonucu hep olumsuz olsa da babama direnişlerim, başkaldırmalarım başladı. İzin vermemelere karşı direniş ve başkaldırma. Annemi ve beni evde görmeme konusunda katıydı babam. Hep evde, onun yanında olalım isterdi. Dışarı çıkmama karşı antipatisi vardı. Çok nadiren, belki ayda bir kere, bazen annemin zoruyla, ilkönce homurdandıktan sonra evet derdi.
Sinemaya gideceğim, yok.
Arkadaşlarla bir şeyler içmeye gideceğim, yok.
Banu’lara gideyim, yok.
Biraz geç geleyim, yok.
Arkadaşım da kalayım, o zaten yok.
Neden? Nedenini hiçbir zaman bilemedim. Hukuk Fakültesi mezunu, yaklaşık 40 yıllık avukat, bizi kolejlerde okutmuş, o dönemin tüm lükslerini bize yaşatmış, çocuklarına “ben görmedim onlar görsün” felsefesi ile hayatını adamış babam, bunun nedenini anlatırken basit bir “sana değil karşındakine güvenmiyorum” klişesinden öteye gidemedi. Neden izin vermediğine dair her tartışmamızda, bana bir açıklama yapmaktan ziyade “ne zaman”ın yanıtını verdi: “Evlenince istediğin kadar gezersin”.
Çetin geçen çatışmalarımıza rağmen, babam gibi koca istedim ben. Babam gibi göbekli olsun, babam gibi evine sahip çıksın, babam gibi ailesine düşkün olsun.
Annem gibi bir ev hanımı olmak istedim ben. Yemeklerim güzel olsun, evim temiz ve düzenli olsun, her şey ailemin mutluluğu için olsun.
Üç yıl önce evlendim ben. Babam gibi biriyle! Göbekli, evine bağlı, sorumluluk sahibi. Zeytin yememeleri, Ayla ismini telaffuz etmeleri bile aynı: “Aylağ”. Ama, aynı zamanda onun gibi erkenden kalkıp bütün gün çalışan ve erkenden yatan biriyle evlendim. Onun gibi ağzından laf çıksın diye para verebileceğin biriyle. Bir hafta boyunca heyecanla beklediğimiz dizimizi seyrederken, çayından bir yudum bile almadan uyuyakalan biriyle. Annemi daha iyi anladım ben.
Ve fakat beklenmedik bir şekilde, gezmeyi seven, ansızın “hadi gidiyoruz” deyip bir yerlere gitmeyi teklif eden hatta bunun için beni ikna etmeye çalışan biriyle evlendim ben. Arkadaşlarımla dışarıda olmamı saygıyla karşılayan, istediğim her şeyi yapmak için sonsuz çaba sarfeden, bedeninin aksine ruhu incecik, kışları Ankara-yazları Ayvalık arasındaki dünyamı Bodrum’a, İstanbul’a, Antalya’ya, Marmaris’e açan, anlayışlı, kalbi de göbeği gibi yumuşacık biriyle. Sabrın sonu selamet derler ya, öyle işte. Babalar hep haklıdır derlerdi de inanmazdım. Benim babam da haklıymış, evlenince istediği kadar gezebiliyormuş insan. Ama ya ben şanslı olmasaydım. Peşini bırakır mıydım bakalım senin babam!
Öte yandan çok güzel yemek yaptığımı söylüyorlar. Her şeyim de anneme çok benziyormuş. İyi ki balerin olmamışım annem. Turneden turneye gezerken nasıl öğrenirdim yemek yapmayı!
Çalışma hayatına gelince. Hayat standardımızı korumak için kocamla durmaksızın çalışıyoruz. Dışarıdan öyle görünmemesine ve aslında hayatımızın yüzde doksanını kaplamasına rağmen çalışmak ikinci planda. Her ne kadar zorlansak da kalan yüzde onun keyfini çıkarıyoruz. Çalışana her zaman para olduğunu, çalışmayı ve para kazanmayı isteyen birinin asla açlıktan ölmeyeceğini bildiğimiz için hayatın bu noktasına dair bir kaygımız yok. Üç sene önce anne, baba ve abimizin sayısını ikiye katladık. Şimdi tek kaygımız onlarla birlikte sağlık ve neşe dolu, zorluklarla başaçıkabilmek için şans ve sabırla donatılmasını dilediğimiz bir hayatı sürebilmek. Çünkü hepbirlikte sırtımız yere gelmez bizim.
Herkesin yolu açık olsun...
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Yorumlar
Ben feyza ayvalıktan...Feyza ve özge kardeşler :)
Bu siteyi işten bunalmış bu ara işle kafayı yiyen bir dönemimde tesadüfen gezinirken sana rastladım ve hemen tanıdım soyadın değişmiş olmasına rağmen..Yazından en çok yazları değişmeyen ayvalık cümlesine takıldım sanırım ortak konumuz olduğu için...Ne günlerdi dedim kendi kendime..Şimdi ise dünyalar tatlısı 5 yaşındaki küçük cadım Ceren ve hiç değişmeyen sevgilim ve 10 yıldır hem sevgilim ve eşim Cenk ile hayata tutunmaya ve her daim çalışıp kızımız için iyi bir gelecek oluşturmaya çabalıyoruz herkes gibi..Umut ediyorum hepinizin tüm ayvalık tayfasının keyfi ve sağlığı yerindedir.
Seni çok öpüyorum kendine iyi bak,sağlıkla yaşa...
Feyza Kavukçu
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.