Rumuz: Hece
Ben evlenmek için fazla acele etmeyen kendimle mutlu olmayı seven bir kadınım. Ama otuzlu yaşlarımın ilk yıllarında evlenmem ve çocuk sahibi olmam gerektiğini düşünmeye başladım. Evlendikten iki yıl sonra anne olmaya karar vermiştim. Eşimi de ikna etmek zor olmadı. Anne olduğumda otuz beş yaşındaydım. Evlendiğimde uzun zamandır emek vererek sahip olduğum bir sigorta acenteliğim vardı. İşimi severek yapıyordum. Ailemle birlikte oturduğum evime yakın olması dolayısıyla iş yerim Suadiye’deydi. Ama evlendikten sonra Beşiktaş’ta yaşamaya başlamıştık. Trafik sıkışıklığı ters yönde olduğu için işe gidip gelmek fazla sorun olmuyordu. Hatta haftanın bazı günleri Avrupa yakasındaki müşteri ziyaretlerini yapmak bahanesiyle Suadiye’ye hiç gitmiyor, telefonla idare etmeye çalışıyordum.
Hamilelik dönemim boyunca da bu düzen değişmedi ve ben de oğlum Ömer hayatıma girdiğinde bu düzeni değiştirmek gerektiğini hiç düşünmedim. Ömer bir aylık olana dek aktif çalışmam gerekmedi. Tüm ayarlamalar önceden yapılmıştı. Ama daha sonra işimin başına geçmem gerekiyordu. Ömer çok küçüktü, kimsenin eline bırakılamayacak kadar küçük. Şehir efsanesi haline gelen “bakıcı kadın hikâyeleri” nedeniyle oğlumu yanımdan ayırmamaya ve işe onunla birlikte gidip gelmeye karar verdim.
Müşteri ya da şirket ziyaretleri olduğu zaman annemden destek alacaktım. Önceleri her şey gayet iyi gidiyordu. Sabah Ömer’e kahvaltısını yaptırıp altını temizliyor ve kendim de hazırlandıktan sonra birlikte yola çıkıyorduk. Ömer, her bebek gibi arabada yolculuk etmeyi çok seviyordu, hemen uykuya dalıyor, trafik de olmadığı için oyalanmadan Suadiye’ye varıyorduk. Akşamları da daha erken çıkıyor ve yine trafiğe yakalanmadan erkenden evde oluyorduk.
Bu süreçte Ömer de İstanbul trafiğinde büyüyordu. Ta ki bir kasım akşamı yağmur sebebiyle Boğaziçi Köprüsü’nün felç olmuş trafiğine takılana kadar…
Ben Ömer’le ofisten çıkmadan yağmur atıştırmaya başlamıştı. Fazla oyalanmadan hatta işimin bir kısmını da ertesi güne öteleyerek arabaya atladım ve yola koyuldum. Ömer her zamanki gibi arabayı hareket ettirdikten beş dakika sonra uykuya dalmıştı. Tüm köprü girişleri tıkanmıştı, ben de Boğaz yoluna saptım ve en yakın giriş olan Beylerbeyi’ne doğru gitmeye başladım ama herkes benim gibi düşünmüştü galiba. Trafiğin akışı Nakkaştepe’de tamamen durdu. Bir adım bile ilerlemiyorduk ve Ömer uyandı! Önceleri bir iki neşeli ses çıkardı, uykulu uykulu etrafa bakındı, daha altı aylıktı ve trafiğin ne demek olduğundan hiç haberi yoktu. Derken sıkılmaya başladı ve birden arabanın içine müthiş bir koku yayıldı…
Benim küçük oğlum kendinden beklenmeyecek kadar büyük bir performans göstererek neredeyse bağırsaklarının tümünü boşaltmıştı. Üstelik, süper kuru tutan bezler de fayda etmemiş, bezden taşanlar bacaklarından akmaya başlamıştı. Ömer o kadar rahatsızdı ki zavallıcık bir iki dakika dayandıktan sonra yaygarayı kopardı. Ben zaten bu süre de neler yapabileceğimi hesaplamakla meşguldüm. Emniyet şeridi yoktu, trafik tıkalıydı, eğer önümdeki araç birkaç santim ilerler ve ben hemen arayı kapatmazsam arkamdaki diğer şoförler beni öldürebilirlerdi. Ömer sürekli ağlıyordu. Yapılabilecek tek şey vardı, ben de onu yaptım: El frenini çektim, dörtlüleri yaktım ve arka koltuğa geçip oğlumu temizleyip altını değiştirdim. Arkamdan gelen korna seslerine ve küfürlere aldırış etmedim. Tam işimi bitirmiştim ki arabamın camını vuran adamı gördüm, sanırım arka araçlardan birinden çıkıp gelmişti ve ilerlemediğim için benden hesap sormaya niyetliydi. Ömer’in emniyet kilidini takıp araçtan çıktım ve elimdeki kirli bebek bezini gösterdim. Sen bu trafikte altına yapacak kadar sıkışsaydın ne olacaktı, dediğimde bana öyle kötü baktı ki anlatamam. Ömer de ben de rahatladık, oysa çile daha bitmemişti.
On dakika da on santim bile ilerleyemediğimiz trafikte bir de alt değiştirmekle oldukça zaman kaybetmiştik. Beylerbeyi köprü sapağına gelene kadar neredeyse bir saat geçti ve Ömer tekrar ağlamaya başladı, hem de öyle ağlıyordu ki, ben de arabadan kaçıp gitme isteği uyandırıyordu. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Tam ışıklardan dönüp köprünün üzerine çıkarken anladım ki oğlumun karnı acıkmıştı. Yolda geçirdiğimiz zamanı hesap etmediğim için karnının acıkmış olabileceği daha önce aklıma gelmemişti. Yapılacak yine tek şey vardı: Köprüye çıkmadan önceki polis kontrol noktasına geldim. Arabayı durdurdum, arka koltuğa geçip oğlumu emzirmeye başladım. Bu kez polis camı tıklatıyordu. Camı açtım ve durumu anlattım. Bana garip garip baktı. El kadar çocukla bu saatte yolda kalırsam bunların başıma geleceği konusunda kısa bir görüş bildirdi. Kendisine cevap veremedim çünkü oğlumu emzirirken gerilmek istemiyordum, gülümseyerek camı kapattım. Ömer’in karnı doyduktan sonra nihayet eve varabilmiştik. O gece karar verdim. Ömer büyüyene dek evde çalışacaktım.
Ertesi gün, daha önce de çalışmış olduğum, bir mobilya ustasını çağırdım. Salon mobilyalarıma uygun bir çalıma köşesi tasarladık birlikte ve o günden sonra Ömer üç yaşını bitirip okula başlayana dek işimi evimden idare ettim.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

