Araçlar
Kayıt Giriş

zamanehatunlari.com

BURADASINIZ: Ana Sayfa » Hikayeleriniz » Herkes gibi
Pazar, 20 May 2012
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 

Herkes gibi

e-Posta Yazdır

Rumuz: Yurla

Büyük bir şehirde kalabalıkta yalnız kalmaktı yaşam.

Aslında, bu bir yalnızlıklar hikâyesi, kalabalık içinde kalınan yalnızlıklar. Sessizliği dinledim, dünya aslında ne kadarda sessiz. Güzeller güzeli evinin terasında, mis kokan çiçeklerin arasında, yalnız olmak, fırtınalar yaşayıp sessizliğe sığınmak. Ne güzel hayat, ne kolay aslında. Sabah kalktığında sana, ‘’ merhaba’’ diyen bir çiçekle mutlu olmak. Güneşin bütün vücudumu ısıttığını hissettim. Beyaz papatyalarla süslü masamda keşke birileri için kahvaltı hazırlayabilseydim. Neden yaşıyorum ki bu çıkmazları? Yalnız kalıp kendinle olmak mı? yoksa şuan trafikte araba kullanmak mı? Ne tuhaf? bu soru aylar önce sorulduğunda, bu güzelim bahçede yalnız olmak diye cevap vereceğimden o kadar emindim ki. Ne oldu peki değişen ne? tamda istediğim gibi güzel bir ev, sessiz bir bahçe istediğim kitabı okuyup istediğim müziği dinleyebileceğim saatler.
Yalnızlıktan kendimle mi konuşmaya başladım diye düşündüm birden, oysa daha yapılacak bir sürü iş var. Çiçeklere su ver, çiçeklere su ver, çiçeklere su ver…


Büyük şehirde gördüğümüz, binlerce çalışan kadından biriydim ben. Yüzleri benzemese de hayatları tıpatıp aynı binlerce kadın. Bir ömrü, bir ev almak için tüketen ailelerin, alıştığı yaşam şartlarını tutturmak için kendilerine yaptıkları işkencenin bir hikâyesi bu. Herkes var bu hikâyede çünkü hepimiz aynıyız. Üniversite bitiren, evlenen, çocuk sahibi olan, sonra çocuğunun geleceğini hazırlamak için kendi hayatından vazgeçenleriz bizler. Bir yerde ne yapıyorum ben dediği anda aşka sığınan parçalanıveren ailelerin hikâyesi.

Şu an kırk beş yaşındayım, iki ay oldu emekli oldum, artık her sabah gidebileceğim bir işim yok. İşten mi? yoksa yaşadığım hayattan mı? emekli olmak istedim bilmiyorum. Neden bu kadar hızla hayata başlayıp, kısacık yıllara farklı yaşamlar sığdırdım? onuda bilmiyorum. Geri gelemeyeceğini düşünemeden tükettiğim, doyasıya yaşamadığım gençliğime üzülüyorum. Kendime kızgınım.

Annem, hayata atılmamdaki sabırsızlığımı gördükçe
-bu kız bebekken de böyleydi sekiz aylık yürüdü, altı aylık diş çıkardı diye benden yakınıyor

İlkokula beş yaşında okuma yazma bilerek başlıyorum, onüç yaşında lisedeyim, aşığım ondan ayrılacağım için çok üzgünüm. Üç yıldır bakışıp konuşuyoruz, derslerde birbirimizle yarış halindeyiz, sadece birkaç kez elimi tutuyor. Çok zeki, zekâsı ve yaptığı ince esprileri ile beni büyülüyor, en çabuk ben anladığım için, bende onu büyülüyorum, aramızda hemen bir bağ kuruluveriyor. Daha çok, daha çok seviyor. Birde cesur olsa sık sık elimi tutsa. İncitip kaçırmaktan korktuğunun farkındayım. Beni her an küsüp soluverecek bir gül gibi gördüğünü biliyorum, o kadar dikkatliki gülü solmasın diye uzaktan seviyor.

On altı yaşında İstanbul’dayım, üniversiteye başladım, mimarlık okuyorum, imtihana girdiğim ilk yıl çocukluğumdan beri kafama koyduğum okulu kazanıyorum. Çok mutluyum, ayaklarım yere basmıyor. O ise hukuk okuyor, aynı şehirdeyiz, birkaç kez beni görmeye geliyor, artık her seferinde elimi tutmaya çalışıyor, çekiyorum. Eski hayatıma ‘’perde’’ deyip yeni bir şehirde, yeni insanlarla olmaya kararlıyım, gözüm hiç bir şey görmüyor, onuda görmüyorum. Bir kaç ay sonra eskiye ait hiçbir şey kalmıyor, yağmurlu bir öğleden sonra ‘’hayatımda ona aşk olarak yer olmadığını ama isterse arkadaş kalabileceğimizi’’ söylüyorum.
-Asla, ben sana aşığım tekrar arkadaşın olamam diyor,

Taksim’deyiz, beni Beşiktaş dolmuşuna bindiriyor, yanaklarımdan öpüyor, kızmıyor, küsmüyor, gülünü soldurmamaya kararlı. Dolmuş kalktığında ağladığını görüyorum, el sallıyorum içimden bir şey kopuyor. Beni hayatta en çok güldüren adama veda ettiğimi bilmiyorum. Bu işi halletmiş olmanın huzuruyla evime dönüyorum, yeni hayata yeni arkadaşlara, aşklara kucak açacağım. İstanbul ışıklı şehir, şehri doyasıya yaşamak istiyorum, beni neyin içine çektiğini, girdiğim çarktan kurtulmanın ne zor olacağını henüz bilmiyorum.

Bir zaman ve birkaç yanlış denemeden sonra hayatımın aşkını buldum. Aylar süren bakışmaların ardından, elele tutuşmalar, ilk öpüşmeler. O kadar hızla hayatın içinde buluveriyorum ki kendimi, bir yandan okuyor, bir yandanda hocalarımın yanında çalışıyorum. O ve arkadaşlarım boş derslerde kantinde otururken ben Kazancı yokuşunu tırmanıp işe gidiyorum. İki saat çalışıp okula dönüyorum. Saat ücreti ile çalıştığımdan her bulduğum boş saatte bürodayım, çiziyor, çiziyorum. Ay sonunda, saatlerimin yarısı sebepsiz yere kesiliyor, itiraz edemiyorum hocam gülerek ‘’bu seferlik böyle olsun’’diyor, kızamıyorum, benim gönlüm ondan daha zengin. Acelem var hayata hazır olmalıyım. Aklım kantinde oturan arkadaşlarımda kalıyor, gülüşüp eğleniyorlar. Ben ise çalışıyorum. Oysa babam, yeterince para yolluyor ama ben daha fazlasını istiyorum, hep en fazlası benim olmalı hayata hazır olmalıyım. Hırs denilen şeyin, insanın içini kemiren bir fare olduğunu, söz dinlemediğini bilmiyorum. Evde de çalışıyorum, masa başında sabahladığım çok oluyor. Bir yandan okuldaki projeler, bir yandan iş hayatı, üniversite hayatımdan hiç bir şey anlamıyorum, o yıllara ait hiç anım ve yakın arkadaşım olmuyor, pişmanım.

Yirmi yaşında neden evlendiğimi bilmiyorum. Döküntü öğrenci evlerinden sıkıldım, kendime ait bir evim olsun istiyorum. Her şeyi ile bana ait olan, her noktasına hâkim olduğum,’’ benim’’ diyebileceğim bir ev. Zaman zaman evlilikten bıktığımda anneme kızıyorum
-bu kadar küçük kızım, evlenmek istediğinde, ben olsam hayır derdim.
Oysa iyi biliyorum ki ‘’hayır’’ deselerde evlenecektim. Kaderimi yazmama kimse engel olamazdı.
Ah şu olgunluk ne güzel şeysin, keşke yirmi yaşında da bu kadar olgun olup, annemin dediklerini dinleseydim, tecrübenin değerini anlayabilseydim. Ama biliyorum ki o zamanlar her şeyin en iyisini ben biliyordum, çok akıllı bir kızım, hatta dünyadaki en akıllı, yirmi yaşındaki kız benim. Bütün yirmi yaşındaki kızlar gibi böyle düşünüyorum.

Kız kardeşlerimin itirazlarına, annemin, daha çok erken demelerine, kulak tıkayarak evleniyorum. Gezip tozarak yaşamam gereken bu yılları iş, okul ve ev üçgeninde savrularak geçiriyorum, en güzel yıllarımı harcadığımı fark etmeden geçiyor günler. Yorgunum, yirmi yaşında bir kızdan, çok daha yorgunum. Bütün bu çabalara birde evdeki uğraşılar biniyor. Artık, hafta sonları evde proje çiziyor, bir yandanda ev düzenini sağlamaya uğraşıyorum. Nedenini bilmediğim bir mutlulukla dolu yinede yüreğim. Geçen yılların geri gelemeyeceğini düşünemiyorum. Hele yorgun vücudumda bir canlının büyümekte olduğunu hiç düşünemiyorum.

İki ay sonra, regl olmadığımın farkına varıp, doktorda alıyorum soluğu. Bütün bunları tek başıma yapıyorum hayat arkadaşı olarak seçtiğim adam hep çalışıyor, benimle birlikte değil. O an onu suçlamıyorum, her şeyi kendi başıma halletmeyi seviyorum, bu tarzı işime bile geliyor. Ama bebeği birlikte yaptığımızdan eminim, çocuk bakımında da yalnız kalacağımı biliyorum. Annem yine kahroluyor,’’bir bu eksikti’’ diyor. Küçük kızının, çok büyük bir sorumluluk daha yüklenmesinden ve bunların altından kalkamamasından korkuyor. Oysa ben umut doluyum her şeyi başarabilecek kadar güçlü hissediyorum kendimi, dünyamın gittikçe griye dönen rengini hala pembe görüyorum. Bebek kolay bir onumu beceremeyeceğim diyorum. Oysa annelikten o kadar uzağım ki, keşke bu bebek bu kadar acele etmeseydi. Onu bari planlayarak yapsaydım. Ailem uzakta bu koca şehirde aslında bir başımayım. Bir gün bile bebeğimi bırakıp beni uyutacak bir yakınım yok. Yalnızım bu koca şehirde yapayalnız. Daha sonraki yıllarda bunu düşündükçe ürperiyorum. Bu kadar sorumluluğun altına, o yaşta, bir başına girmeye kalkmak, çok ürkütücü geliyor, şimdi olsa asla cesaret edemeyeceğim şeyleri nasılda bir anda kabulleniverdim.

Bebeğim doğuyor. Çalışamıyorum, hiç paramız yok, hayat arkadaşım sadece para kazanmaya odaklandı, onuda beceremiyor, yanımda değil, bebeğim ve ben bir başımayım. Eşimin annesi, baştan noktayı koydu, zaten hiçbir şey için kendini sıkmaya niyetli değil,’’bana güvenip sakın doğurma’’ dedi, hak veriyorum kimseye güvenmiyorum, sadece kendime güveniyorum, hayatta ne kadar yalnız kalacağımın sinyallerini evliliğimin ilk birkaç ayında aldığım için şaşırmıyorum. Oğlum ve kendim için iki kişilik bir hayat kurmaya gönüllüyüm.

Bebeğimi bırakacak kimsem olmadığından çalışamıyorum, bütün gece uyuyamadığımdan masanın üzerine bırakılmış üç beş kuruşu sabah görüyorum. Bebeğe mama, bez ve eve yiyecek hazırlamalıyım. Hiç birine yetmiyor, bebeğimi ve kendimi tam doyuramıyorum. Annemin yollayacağı üç beş kuruş ile biraz olsun rahatlıyorum.

İş aramaya başladım. Anlaşılan tüm sorumluluğu üzerime almalıyım ama buna hazırlıklı ve donanımlıyım. İş bulamamak aklımın ucundan geçmiyor, benim gibi birini kim istemez, bir yaşında bebeğim olunca istenmeyeceğimi bilmiyorum. Sürekli iş görüşmelerine gidiyorum ‘’çocuğun var mı?’’ diyorlar ‘’evet’’ diyorum. Sonunda anlıyorum ki, ülkemde kadınlar, yeni evliyse çocuk yapar, çocuğu varsa işini layıkıyla yapamaz diye işe alınmak istemiyor. Şansımı deneyip bebeğimin varlığını gizleyerek işe giriyorum. Her sabah kalabalık dolmuşlara bebekle sıkışarak biniyor, onu yuvaya bırakıp büroya gidiyorum. İşe gittiğimde yorgunum. Sürekli yuvadan aranıyor gizli gizli konuşuyorum.

Geceleri uyumuyor, yemiyor, huysuzluk yapıyor ama ben yinede iş yerinde başka biri oluveriyorum, her şeye rağmen başarmaya devam ediyorum, maaşım artıyor, büro şefiyim. Kendimi ödüllendirip, araba alıyorum. Trafiğe çıktığımda çok usta bir şoför oluveriyorum. Daha iyi bir eve taşınıyoruz. Artık evde bir yardımcım var bebeğime bakıyor, yemek yapıyor, eve gelip hazır yemeğe konuyorum. Tamamen kendi başarılarım, eşim benimle gurur duyuyor, o hala işini tutturma çabalarında, her yılbaşında zengin olacağımızı anlatıyor. Hep ona inanıyorum. İçimdeki ona olan güven, tuhaf bir şekilde asla bitmiyor. Deliler gibi çalıştığını görüyorum, bir mükâfatı olmalı diyorum, ama şansı hiç yaver gitmiyor. Yalvarıyorum ‘’kendi işini yapmaktan vazgeç bir işe gir ‘’diye. Hiç yanaşmıyor, zaten başka birinin yanında çalışıp mutlu olabilecek bir insan değil, hırslarının içini kemirdiğini biliyorum, dediğimi yapsa düzenli maaş alsa daha huzurlu olacağız, yapmıyor. Her şeye rağmen, hiç kavga etmiyoruz, sonradan anlıyorum ki, bir şeyleri paylaşmayan insanların kavga edecek konuları bile olmuyor, tek ortak noktamız oğlumuz. Onu da sadece işe gitmediği, Pazar günleri görüyor. Bizi yalnız bırakıyor. Başımızın çaresine bakmalıyız. Her yere kendi başıma gidiyorum, her türlü kararı yalnız veriyorum. Bu, hala işime geliyor, ona kızmıyorum, yoluma çıkmadığı için mutluyum, evlilik böyle bir şey sanıyorum.

Evdeki bakıcı mükemmel, onu bulana kadar ilginç insanlarla muhatap oldum. İşten eve döndüğümde, bira kokan bir kadın, banyoya girip çıkmayan, çamaşır makinesinin altında porno dergiler yakaladığım bir genç kız, hayatımın renkli ama bir o kadarda korkunç günlerini yaşıyorum. Her yeni gördüğüm kadına bebeğimi bırakıp işe gidiyorum, akşam olmak bilmiyor, eve dönünce karşılaşacağım manzara sürekli aklımda, hep kötü şeyler düşünüyorum, bebeğime bir şey olacak korkusu yüreğimi sıkıyor, günden güne eriyor zayıflıyorum.

Artık çok yalnız değilim, bakıcımız Gönül, bana bir kardeş oluveriyor. Daha on sekiz yaşında ama Şişli’de zengin ailelerin yanında çalışmış, o kadar çok şey yaşamış ki hayat onu küçücük bir kızken olgunlaştırmış. Hafta sonları bile evine gitmek istemiyor, onu döven bir ağabey ile ve kötü bir anneyle başı dertte, gelip aybaşında elinden parasını alıyorlar. Bazen hafta sonu yüzü gözü morarmış olarak evden geliyor.

Bize yerleşirken ilk getirdiği eşyası, eski bir daktilo, geceleri daktilo sesinden uyuyamıyoruz, odasında kitap yazıyor, ilkokul mezunu ama arada bana yazdıklarını okuyor, inanamıyorum, çok güzel cümleler kuruyor, elinden kitap hiç düşmüyor daima okuyor. Bebeğim için bundan daha iyi birine rastlayamazdım, çok mutluyum. Gönül şartlarını koydu ‘’abla sen eve geldikten sonra odama kapanır asla çocuğuna bakmam kendin bakarsın’’dedi, her şeye, her şeye razıyım yeterki beni terk etmesin. Geceleri, uykusuz kalıyorum ama önemli değil düzenimi kurdum, mutluyum. Akşamları ders çalışıyoruz. Ona ortaokulu dışarıdan bitirtiyoruz. Çok zeki ve güzel. Hafta sonları erkek arkadaşıyla buluşuyor, kendi elbiselerimden veriyorum teni çok güzel, esmer, peri kızları gibi oluyor arkasından bakakalıyorum. İşini çok iyi yaptığı için ona minnettarım, seviyorum, oda beni seviyor, ama eşim için aynı duyguları paylaşmıyoruz, bir keresinde ‘’abiden nefret ediyorum o çok suratsız’’yazılı kâğıdı buluyorum. Konuşup hallediyoruz, abisinin çok çalıştığı için öyle olduğunu aslında iyi bir insan olduğunu anlatıyorum, aklı yatıyor artık ondanda nefret etmiyor. İletişim kurmaya başlıyorlar, her şeyden önemlisi ise canım oğlum ablasına tapıyor, ilk başlarda ona alıştığı için beni istemiyor, kıskanıyorum ama bir müddet sonra bu sorunu da aşıyoruz. Hafta sonları bütün günümü, oğluma ayırıyorum kimse benim oğlum olduğuna inanmıyor, o kadar genç ve çocuksuyum ki, beraber oyun oynamamız kolay oluyor bende bu oyunlardan onun kadar zevk alıyorum. Hayat şartlarındaki zorluklar ruhumdaki çocuğu henüz alıp götürmeyi beceremedi. Yirmi beş yaşında, iki yaşında bir çocuk annesiyim hayata umutla bakıyorum o kadar çok şeyler yapacağım ki planlarım çok fazla.

İş yerinden, yurt dışına eğitime gönderildim, içimdeki cevherin farkındalar bana yatırım yapıyorlar, artık çocuğum olduğunu herkes biliyor ama çocuk için işimi aksatmayacağımı da biliyorlar. Kendimi kanıtladım. Bir sürü elemanım var, iş hayatı özel hayatımı da kolaylaştırıyor. Dünyanın en iyi dostuyla iş yerinde tanışıyorum, gözümden ne düşündüğümü anlayabilen bir dost, yalnızlığım gittikçe azalıyor, üniversitede çalışmaktan edinemediğim dostlukları, iş yerindeki arkadaşımla telafi ediyorum.

 

Genç ve güzelim, herkesin gözü üzerimde, oğlumdan ve evimden başka bir şey düşünmüyorum. Hiç kimse, hiçbir erkek dikkatimi çekmiyor. Oysa, evlilik hayatım berbat gidiyor. Aldığım para ile ev kirası, Gönül’ün maaşını veriyorum, üstelik evin tüm masraflarını ben karşılıyorum, hiçbir fatura hayat arkadaşımın dikkatini çekmiyor, hiç üstüne alınmıyor, evi otel gibi kullanıyor. Bütün bunlar ağırıma gitmiyor, her türlü maddi zorluğa katlanabilirim, yeter ki o beni sevdiğini söylesin. Onuda yapmıyor, eve geldiğinde yorgun, bizi gözü görmüyor, aklı hep yarınki ödemelerinde. Seni seviyorum dediğimde beni duymuyor, bana dokunmuyor. Bir sürü erkeğin beni beğendiği bir ortamda, bana tek kelime sevgi sözü etmeyen bir erkekle yaşıyorum. Gözüm bir şey görmüyor, sadece yoluma devam ediyor, evimi geçindiriyorum.

Canım oğlum yuva çağına geldi, Gönül’e iş bulup ağlaya ağlaya ondan ayrılıyoruz, hem yuvaya hem ona verecek paramız yok. Bir müddet sonra ölüm haberiyle sarsılıyorum. Taksim hızır acilden yapılan bir televizyon programında haber olarak intihar ettiği geçiyor, donup kalıyorum. ’’Hani liseyi bitirecektin, kitap yazıyordun, hayallerin vardı’’ diye ağlıyorum, yıllar sonra oğlum hala ablasını soruyor.

-Anne Gönül ablam beni hiç sevmemiş gelip hiç görmüyor, diyor.

Dilim varmıyor, öldü diyemiyorum, Gönül’e ölümü hiç yakıştıramıyorum. O an aslında hayata ne kadar pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuzu anlıyorum. Bütün hayallerin bittiği bir anda hayattan vazgeçiveriyoruz. Oğlumu büyütmeliyim tek hayalim bu, kendim için yapmadığım şeylerin farkına varmaya başladım. Neden eğitim hayatıma devam etmedim, neden bu sorumlulukların altına kendimi atıverdim diye sorguluyorum artık. Ailemin haklı olması, beni huzursuz ediyor.

Sorumluluklar altında eziliyorum, kendim için harcayacak ne bir vaktim, nede bir param var, hiçbir şeyden zevk almıyorum, kurulmuş bir bebek gibi işe gidip geliyor, getirdiğim paraları oraya buraya yatırıyor, tekrar beş kuruşsuz kalıveriyorum. Evlenmeyen arkadaşlarım, okulda kalıp, eğitimlerine devam ettiler, her biri bir yerden yıldız gibi parlıyor, ben ne yaptım diye kendimi sorguluyorum, geri dönüşü olmayan bir yoldayım, bir canlıya hayat verdim onu en iyi şekilde yetiştirmeliyim, hem belki kendi yapmadıklarımı ona yaptırabilirim. Artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu görebiliyorum, olgunlaştım, hayatın o kadarda kolay olmadığını fark etmeye başladım, hayat zor ve ben bu hayata devam etmek zorundayım.

Oğlumu özel okula yazdırıyorum, tüm çevremdeki ailelerin çocukları özel okul furyasına katılıyor, dönülmez bir yola yine gönüllü kendimi atıveriyorum. Okulun koridorlarında onu koşarken gördüğümde yüreğim kabarıyor. Heyecanlanıyorum, duyduğum gururun anlatılması imkânsız. Onun okuldaki başarıları sürekli ona yatırım yapmam konusunda beni tetikliyor, her istediğini yapmaya çalışıyorum, her şeyi hak ediyor, beni okulda hiç üzmüyor, aksine mutlu ediyor. Borç, harç her şeyin en iyisini almaya çalışıyorum, aksi mümkün değil, sınıftaki bütün çocukların durumu çok iyi onlardan eksik kalmasını istemiyorum. Onun gözlerinde hüzün görmemeliyim, hayatta şu an en çok canımı acıtacak şey bu. Babası hala ilgisiz, oğlunun en güzel günlerini kaçırıyor, bir gün geldiğinde çok pişman olacak, iş yapıyor, iş kuruyor. Benden sakındığı sevgi sözcüklerini, ona da vermekte zorlanıyor.

Yıllar, su gibi akıp geçiyor, minik bebeğim hayattaki ilk başarısını gösterdi. Yıllar süren özel okul ve dershane fasıllarından sonra iyi bir Anadolu lisesine giriyor. Keşke, param olsa iyi bir yabancı okula göndersem, puanı en iyi özel okullara yetiyor ama bir yerde bu işkenceye dur demeliyim. Anadolu lisesine yazılıyor. Sonraları ‘’keşke beni o okullara göndermek için uğraşmasaydın hayatımın en güzel günleri devlet okulundaki arkadaşlarımla geçti’’ diye sitem ediyor. Ben sadece o hayata donanımlı olarak başlasın diye, kendi hayatımdan vazgeçtim, otuzlu yaşlarımın nasıl gelip geçtiğini hatırlayamıyorum.

Yavaş yavaş yorulmaya başladım, vücudum artık sinyaller veriyor. Kırklı yaşlara yaklaşıyorum mide ağrılarım var, sabahları yataktan zor kalkıyorum. Artık sabah işe gitmeden parkta iki tur koşan ben yokum. Yorgunum, hayatımızı devam ettirmemiz için gerekenleri, tek başına düşünmek zorunda kalan beynim, yorgun. ’’Dur bir dakika yoruldum’’ dediğim anda, görevlerimi devredebileceğim bir hayat arkadaşım yok. Hiç durmamalıyım, hayat hızla geçiyor. Artık öfkeliyim, vurdumduymazlığın had safhada olması beni kızdırıyor. Vücudumdaki zorlanmalar sanırım bazı şeyleri algılamam için verilen sinyaller. Artık, elektrik faturası geldiğinde, masanın üstünde bırakıyorum, ama o yinede alınmıyor, ödeme tarihi gelip ödenmediğinde elektriğimiz kesiliyor. Açtırmak yine bana düşüyor, çok öfkeliyim.

Ailesine bu kadar sahip çıkmamasına, öfkeliyim. Çocuğumun mezuniyet partisine yalnız gittiğim için öfkeliyim, gençliğim elden gittiği için öfkeliyim. Aynaya baktığımda yorgun bir yüz görüyorum, gözaltlarım şişiyor, uyuyamıyorum. İçimde volkanlar patlıyor, oğlum üzülmesin kavga çıkmasın diye zor tutuyorum, etrafa bir şey belli etmemeye çalışıyorum. Bazen, cep telefonuna mesajlar atıyor ‘’bizimle ilgilen’’ diyorum ama çok üzgünüm verdiğim sinyaller hiç alınmıyor.

Kafama koydum, oğlum üniversiteyi kazanır kazanmaz bu var olmayan evliliğe son vereceğim, daha öncesinde onu üzemem, sevgisiz yaşamam onun başarısından daha önemli değil, insan kırkında da yeni bir hayata başlayabilir, diye düşünüyorum ve bunu öyle ciddi düşünüyorum ki, artık, geçen yılları sayıyorum, tıpkı tahliye olacak bir suçlu gibiyim, suçum ise acelecilik.

Artık dayanamıyorum, evden ayrılmaya karar verdim, oğlumla konuşuyorum, yılsonunda üniversite imtihanına girecek, evdeki kavga gürültü onu etkilememeli. İş dönüşü sokaklarda anlamsızca dolaşıyorum, eve girmek istemiyorum, girdiğim anda yüreğim, biri tarafından sıkılmış gibi, boğuluyorum. İşten çıkacağıma yakın, sakinleştirici ilaçlar almaya başlıyorum, eve dayanamıyorum, çok mutsuzum, evde kalmaya çalışmam hepimiz için daha kötü olacak. Oğlum anlattıklarımı son derece olgunlukla karşılıyor, şaşırıyorum, her zaman yaşıtlarından daha farklı olduğunu düşünmüştüm ama bu kadarını da beklemiyordum. Sanki beni özgürlüğüme kavuşturdu, çok sevinçliyim, her şeyi planlamalıyım. İlk etap, etkisiz hayat arkadaşımla konuşup, bu yirmi yıllık anlamsız birlikteliğe son vermek istediğimi söylemek. Sonrası çok kolay olacak. Evden gidip, oğlumla beni bırakacağını düşünüyorum.

Akşam, herhangi bir saatte eve geliyor. Konuşmak istediğimi söylüyorum. Duyacaklarına hazırlıklı bir hali var, şaşırmıyor ‘’seni seviyorum’’diyor, yıllardır duymak istediğim bir sürü laf ağzından dökülüyor. Kalbim hiç yumuşamıyor, benim için hissettiklerini içinde sakladığı için kızgınım, her söylenen laf kalbime saplanıyor acıtıyor, taş kesildim, duygusuzum. Çok kararlı olduğumu görünce sinirleniyor, beni acıtmak için ‘’o zaman evden gidersin’’ diyor. Bu kez beni şaşırttı, bu kadarda olmaz diyorum. Oğlum ile vedalaşıp o akşam gidiyorum. Çok emek vererek yaptığım, benim zannettiğim hiçbir şeyin, aslında, benim olmadığını düşünerek ağlıyorum. Sinirliyim, parasını ödediğim her şey onun, aptallığıma şaşırıyorum, yirmi yıl birlikte yaşadığım insanı tanımamış olmam beni kahrediyor. Her türlü yıkıldım, zekamında aslında bir hiç olduğunu anladım ve en önemlisi hayatta sadece kendine güvenmen gerektiğini. Boşluktayım, sanki ben değilim, sokakta kaldım. Arkadaşıma gidiyorum, sabaha kadar ağlayıp, konuşuyoruz, oda benzer şeyleri çok yakında yaşadığından beni iyi anlıyor.

Ertesi sabah, şaşılacak şekilde kendime güven duyuyorum, yıkılmadım, yine kurtulurum diyorum. İlk gün iş yerinden para isteyip güzel bir ev buluyorum, hiçbir şeyim yok. Onlar evden çıktığında birkaç parça eşya alıp kiraladığım eve getiriyorum, neresinden başlayacağımı bilmiyorum, tuttuğum elimde kalıyor. Sürekli planlı olmalıyım diye tekrarlıyorum. Öylesine borç içindeyim ki hiçbir şey alacak halim yok.

Birkaç hafta içinde, arkadaşlarım ve annem sayesinde kendimi toparlıyorum. İstediğimden çok daha güzel bir eve sahibim, oğlum hafta içi benimle kalıyor, dershaneye ve okula gidiyor. Kız arkadaşıyla, okulla ve iç dünyasıyla sorunlar sorunlar yaşıyor, psikolağa gidiyoruz, her ikimizin de tedaviye ihtiyacı var. Geceler boyunca uyuyamıyorum, daldığım anda kâbuslarla uyanıyorum. Hayat insana çeşitli sürprizler hazırlıyor. Bir sürü şey yapıp dönüp arkana baktığında bunları benmi yaptım diyorsun. Ama mutlu gülümsemeni ve kendine olan inancını yitirmediğin zaman hayatın mutlu sürprizlerini sana kullandıracağına inanıyorum. En sıkıntılı anımda gülebiliyorum, geceler boyu ağlayıp bir sabah mutluluğa uyanacağımı biliyorum, bu inanç beni ayakta tutuyor.
Ailecek yirmi yıldır görüştüğüm arkadaşlarım, birer birer hayatımdan çekiliyor. Onların eşli toplantılarına çağrılıyor ama katılmamayı tercih ediyorum. Yanımda, bana destek oluyorlar, ama akşam olup evde yalnız kaldığımda içim burkuluyor. Yıllarca kalabalıklar içinde yalnız yaşadım, alışkınım ama bu kez tuhaf geliyor.

Yılbaşı geldi, etraf karlarla kaplı, İstanbul yine mükemmel bir yılbaşına hazırlanıyor, içim kıpır kıpır artık iyi şeyler olacağını hissediyorum. Oğlum, sağlığına kavuşuyor, artık oda duruma alıştı, sadece derslerine kilitleniyor, hırslı kazanmaya niyetli görünüyor. Ben onada olan inancımı hiç yitirmiyorum, emeğim ve yıllarım boşa gitmemeli, bu beni her şeyden çok yıkabilir, onun için gözümü kırpmadan harcadığım yıllarımın bana sevinç ve başarı olarak dönmesini bekliyorum, heyecanlıyım hemde ondan çok daha heyecanlı. Evden ayrılma kararımın doğru olduğunu görmeliyim, kazanamazsa kendimi suçlayacağım, hayatta başarısız olmak benim için bu olacak, korkuyorum. Herkes oğlumun hayatını altüst ettim diye bana kızgın, sabırsızlığım bir kez daha başıma bela olabilir.

Yağmurlu, koyu bir öğleden sonra, Bağdat caddesinde, yıllar öncesinden, bir iş arkadaşımla karşılaşıyorum. Sarılıyoruz, yılların hasretini atmak için hiç durmadan konuşarak saatler geçiyor. Evlenmiş, beni evinde vereceği yılbaşı partisine çağırıyor. Bu benim için bulunmaz bir fırsat, o geceyi yalnız geçirmek istemiyorum. İlk kez bir özel gecede yalnızım. Ne yapacağımı bilemez haldeyim. Sevinerek teklifini kabul ediyorum. Telefonlarımızı alıyoruz, eskisi gibi sıkıca sarılıp ayrılıyoruz. Eski arkadaşlarımdan sıyrılıp yeni çevre edinmeyi kafama koydum, diğerlerinin mutlu süren evliliklerini gördükçe, kendimi başarısız ve kötü hissediyorum,’’nerede yanlış yaptım?’’ sorusundan kurtulmak peşindeyim. ’’nerede yanlış yaptım?’’ bilmiyorum.

Heyecanla beklediğim gece geldi, yeni dostlar edineceğim için sevinçliyim, çok güzel siyah bir elbise seçiyorum, yeni bir şeyler alma şansım hiç yok ama nasıl olsa hiç kimse üzerimdekileri defalarca giydiğimi bilemez. Aynaya bakıyorum, sanki yüzüm aydınlandı, gözaltlarımdaki torbalar yok artık, adeta gençleştim, kırklı yaşlarımın güzelliğini yaşıyorum.

Arabama atlayıp, arkadaşımın verdiği adrese gidiyorum. Oldukça uzak bir semtte, şık bir site burası, ağaçlar ışıl ışıl aydınlatılmış, heyecanlıyım. Kapıyı arkadaşım açıyor, eşi yanında, iki güzel çocuk mutlu bir aile oldukları her hallerinden belli, kocası omzuna öpücükler konduruyor. Kalabalık bir salona alınıyorum, kapıdan girer girmez gözlerim, tanıdık bir bakışa kilitleniveriyor. ’’Lise aşkım’’ inanılmaz bir mucize bu, ’’hayatta beni en çok güldüren’’ adam karşımda, hem de yirmi beş yıl öncekinden farksız, gözlerinin içi gülerek bakıyor. İnanamıyorum, hayatın bana hazırladığı en güzel sürpriz bu olsa gerek, karşımda sadece benim olarak bana bakıyor. Yeni yıl bana, yepyeni umutlarla gülümsüyor.

Yirmi beş yılı, yirmi beş dakikaya sığdırıp kaldığımız yerden elele hayata yeniden başlıyoruz. Bu gerçek bir mucize böyle şeyler sadece filmlerde olur sanırken başımıza geliyor. Kendimizi aynı zamanlarda boşanmış ve sadece birbirimizi bekliyor buluyoruz. Beni yine yaşadığım her şeye rağmen doyasıya güldürüyor. Gülüne kavuştu onu bu kez kaybetmemeye niyetli görünüyor.

Tek sorun, Ege’de küçük bir sahil kasabasında yaşıyor olması, benim gibi bir İstanbul aşığının bu genç sayılabilecek yaşta emekli hayatı sürmeye başlaması zor olacak. Aslında tamda düşlediğim hayat olacak bu. Bütün geçmişimden kurtulup yeni bir yaşama başlamak, iğneleyici ilişkilerden kurtulmak, hayatta tek saf kaldığına inandığın çocukluk arkadaşınla yaşamak. Çok istiyorum bu hayatı deliler gibi istiyorum.

Güzeller güzeli evimin terasında yalnızım, sabah gözümü kuş sesleriyle açıp, çiçeklerle selamlaşıyorum. Oğlum İstanbul’da kaldı mimarlık okuyor. İçim rahat hayatta tek bir şey için çalıştım ve başardım diye düşünüyorum. İşten ayrıldım, emekliyim, hayata yeniden, en sevdiğimle başlıyorum. Geceleri saçım okşanarak uyuyorum. Mutluyum, gereksiz hırslarla geçirdiğim gençliğim geri gelmeyecek diye üzülüyorum ama önümde mutlu yaşayacağım yıllar var. Geçmişe dönük yaşamak en büyük yanlış diye düşünüyorum. Yaşamak öyle kolay ki, zorlaştıran bizleriz.

Hayatta en çok özlemini duyduğum şeye kavuştum sevgiye... İçinde var olup göstermeyen herkese sesleniyorum... Var olan sevginizi gösterin bir gün geç olmadan...

Paylaşmak ister misin?:

Deli.cio.us    Digg    reddit    Facebook    StumbleUpon    Newsvine

Yorum ekle


Güvenlik kodu Yenile