Rumuz: Misiz IŞIK
Son sürat giden minibüsün en arka koltuğunda demirlere yapışmış bir kadın yolcu oturuyor. Bir eliyle tostoparlak göbeğini alttan sıkıca desteklemiş, bir parça endişeli... Zıplama anlarında yavaşça yerinden kalkıp, ani çılgın dönüşlerde ayaklarını ön koltuğun altına kıstırıyor. Son durağa yaklaştıkça azıtan minibüs şoförü savrula savrula, gümbür gümbür iniyor yokuş aşağı. Nihayet sert ve gürültülü bir parktan sonra yerinden zar zor kalkan kadın; estetikten uzak ama kesinlikle çevik ve güçlü hareketlerle atlıyor aşağıya. “Aman abla yavaş...” diyor şoför himayeci, şefkatli bir tavırla. Abla cevap vermeden gülümsüyor nazikçe ve büyük bir telaşla önünde uzayıp giden sokağa doğru seyirtiyor. İlk birkaç adımdan sonra deli gibi koşmaya başlıyor. Sol eli yine önünde dağ gibi yüselen karnının altında... Sabah çaylarını yudumlayan bir iki mahalle esnafı, her sabah aynı dakikalarda koşarak dükkanlarının önünden geçen bu hanımı görür görmez aralarında konuşup gülüşmeye başlıyorlar. Saatine bakıyor kadın. Son 3 dakika! “Ha gayret!” diyor içinden, “Şu köşeyi de döndüm mü tamamdır...” Nihayet giriyor içeri kapısından kocaman kahverengi binanın. Temposunda en küçük bir yavaşlama olmadığı gibi daha da hızlanıyor. Atlatması gereken o son kritik bölgeye varır varmaz acı bir frenle durup, olabildiğince ağır adımlarla devam etmeye çalışıyor yoluna. Zira biliyor; ders zili çaldıktan sonra idari katta öyle canhıraş koşarken görülmesi hakkında pek de hayırlı olmaz... Müze gezen turist edasıyla sakin ve yavaş adımlarla merdivenlere doğru usul usul ilerliyor. Son 5 adım! Kesinlikle hızlanmaması lazım. Ancak ne yazık ki korktuğu başına geliyor. Aniden koridordaki kapılardan biri ardına kadar açılıyor ve elinde telsiz telefonuyla içeriden çıkan ince-uzun bir adam emin adımlarla kadının bulunduğu yöne doğru ilerlemeye başlıyor. Müdür Bey’in ta kendisi bu. Gitgide hızlanıyor adamın adımları. O birkaç saniye birkaç yıl gibi geliyor kadına... Adam, artık neredeyse durmak sayılabilecek bir yavaşlıkta hareket eden kadının yanından jet hızıyla geçerek, yine aynı hızla biraz ilerideki öğretmenler odasından içeri dalıyor. Tutmakta olduğu bir ciğer dolusu nefesi sessizce bırakıp tekrar başlıyor koşmaya kadın. İkişer, üçer tırmanıyor basamakları. Son 10 saniye! Aksi gibi dersinin olduğu sınıf 2. katta o gün. Çantasına sığdıramadığı aktivite kitabı ve devasa sözlüğünü sağ eliyle sıkı sıkı göğsüne bastırmış, sol eli ince ince sızlayan belinde; başarılı bir dirsek hareketiyle sınıfın kapısını açıp yel gibi giriyor içeri. “Yetiştim” diyor kendi kendine, bir yandan derin derin solumaya çalışırken. Kucağındaki eşyaları ivedilikle öğretmen masasına bırakıp, yüzünde kocaman neşeli bir gülümseme; ayağa kalkmış sessizce kendisi ile selamlaşmayı bekleyen 30 kişilik çocuk grubuna dönüyor : “Goood morninnnng everybooodddyyy!” Her zamanki içten ve coşkulu yanıtla yankılanıyor sınıf: “Gooood morniiinggg Misiz Işııııkkk!”
Merhaba. Evet, yukarıda anlatılan kadın benim. Ben, yani öğrencilerimin deyimiyle: Misiz Işık. İşim çocuklara panayır havası içinde İngilizce öğretmek. 7 yıllık evliyim ve biri 4 yaşında, diğeri 20 aylık iki kız çocuğu annesiyim.
Efendim, ben 70’li yılların sonlarına doğru dünyaya gelmişim. Ayıptır söylemesi dönemimin “zamane” çocuğuydum. Pek zıpır, oldukça maceraperest, son derece sosyal ve kesinlikle sanatçı ruhlu... Kendilerinin ifadesiyle “orta direk” bir ailenin; uzun soluklu bir sınav maratonu içinde heder ettiği şaşkın, minicik bir genç kız olarak buldum kendimi; burslu olarak kazandığım kolejin orta-hazırlık sınıfında. Sadece ders çalışarak ve test çözerek geçirilmiş sıkıcı ve stresli bir 3 yılın ardından hedefe ulaşılmıştı. Annem mutluydu, babam gururlu. Bense... alabildiğine şaşkın... Sonra, ilk dönemin sonlarına doğru, yine bizimkilerin ifadesiyle “bir haller oldu” bana. Onca zaman baskılanan, kafalarını her göstermeye çalıştıklarında balyozu yiyen köstebeklerim sonunda çiftliği basıp darbe yaptılar. Tiyatro, müzik, edebiyat; ne varsa saldırdım büyük bir açlıkla. Okul gazetesinde yazıyor, piyeslerde rol alıyor, okul orkestrasında şarkılar söylüyordum. Fakat benim sevgili “orta direk” ebeveynim, başarı bursuyla okumakta olduğum okulumdan; Allah muhafaza, notlarım düşer de kapı dışarı edilirim kaygısıyla, katılmak istediğim her etkinlik, bir parçası olmak istediğim her faaliyet için, ya surat düşürüyor, ya dırdır yapıyor, o da olmadı düpedüz olay çıkarıyorlardı. “Hobi olarak kalmalı!” deyip durdular hep, işaret parmaklarını burnuma doğru sallaya sallaya... Dolayısıyla bu zihniyette bir anne-babanın çocuğu olarak güzel sanatlar okumak gibi bir şansım olmadı hiçbir zaman. Liseye geldiğimde iyice tembelleşmiştim. Asıl yapmak istediklerimi yapamayacak olduktan sonra hangi üniversitenin hangi bölümüne girdiğimin zerre kadar önemi yoktu benim için. Gayesiz, hevessiz, mutsuz bir ergen... Gelecek, meslek, kariyer kelimeleri benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Sonra bir gün... geleceğe dair nadiren de olsa belirip kaybolan o karelerden birinde beni heyecanlandıran birşey gördüm! Zoomlayıp daha yakından baktım hemen. Tabii ya! Benden şahane öğretmen olurdu! O güne dek serpilmesine bir türlü fırsat verilmemiş, ne zaman çiçek açsa hoyratça budanarak güdük bırakılmış zavallı umut ağacım, “küçük insanlar diyarı”nın şifalı, ılıman ikliminde yeniden büyüyüp boy atabilir, hatta kim bilir, meyve bile vermeye başlayabilirdi! En güzeli de, elimin erdiği tüm çocukların gerçekleştirmek istedikleri rengarenk hayallere tüm kalbimle inanıp onlara ihtiyaç duydukları manevi desteği verebilirdim. İçlerinde hayalleri olmayanlarla da karşılaşacaktım kuşkusuz. Eh, o zaman da bazı derslerimi “Hayal nedir? Nasıl kurulur? Eldeki kurulmuşları muhafaza etmek için neler yapılmalıdır?” gibi mühim konulara ayırır, Simple Past Tense’i azıcık erteleyiverirdim. Evet, yapabilirdim bunu! Velhasıl, lise biter bitmez dil bölümünden girdim üniversite sınavlarına. Kazandım, okudum ve başarıyla mezun oldum.
Öte yandan, çocukluk ve ergenlik yılları boyunca kendisini her daim sahnede düşlemiş biri olarak bundan daha isabetli bir tercih yapamazdım herhalde. Zira 30 kişilik minik seyirci topluluğumun önünde bugüne kadar yapmadığım hokkabazlık, vermediğim konser, canlandırmadığım tipleme kalmadı. Öyle güzel şeyler yaptık, öyle heyecan verici şeyler denedik ki küçük arkadaşlarımla beraber. Dramalar, kısa film çalışmaları, şiir ve makale denemeleri, fotoğraf sergileri... Benim bir yabancı dil öğretmeni olarak dil öğretme konusunda izlediğim yol hiç tartışmasız sanattan geçiyordu. Öğrencilerimin başarısından dolayı duyduğum gurur ve mutluluk bir yana, bu güzel meslek sayesinde “kendimi gerçekleştirmek” konusundaki tatminimi de bir güzel sağlamış oldum. Yorulmadım mı? Hem de çok. Hafta içi okul çıkışı yapılan ve saatler süren toplantılar, hafta sonları organize edilen okul gösterileri, veli görüşme günleri, öğrenci takviye kursları falan derken kendimi genellikle yorgun hissediyordum zaten. Ama “başarı” denen o mucizevi ilaç tek bir zerk ile bütün yaralarımı iyileştiriyor, kanamalarımı durduyor ya da en kötü ihtimalle var olan acıyı hissetmemi engelleyecek tatlı bir uyuşukluk hali yaratıyordu. Ha bir de eşim vardı tabii merhem niyetine; desteğini ve yardımını benden hiçbir şekilde esirgemeyen...
Eşimle 1998’de başlayan güzel beraberliğimiz 2003’te tescillendi. Dünya evine girdik. Düğünümüzde Ben E. King’in “Stand by Me” sini çalıp söylemiştik birlikte. Bir şarkının bu kadar hakkı verilir ancak... Sıcak, sıradışı bir evlilik... Katı kurallar yok. Hatta kural yok... Bir gün sandviç yapıyoruz, öbür gün dışarıdan söylüyoruz, ondan sonraki gün ben aşka gelip bir patlıcan musakka patlatıyorum. Hatta bazı günler (mesela “Lost” izlediğimiz akşamlar) çitlediğimiz avuçlar dolusu çekirdekle karnımızı doyurup yemek işini tümden atlıyoruz. Öyle tıngır mıngır geçinip gidiyoruz... İkimiz de çalışıyoruz bu arada. Yoğunuz. İş-ev koşuşturmacası içerisinde benim ara ara hamaratlık damarım kabarıyor; çılgınlar gibi siliyorum, ovuyorum, çitiliyorum. Yanımdan geçen eşim; yüzünde manidar bir gülümseme, iç geçirerek başını sallıyor... İki gün sonra kanepeye gömülmüş, kucağımda bir öbek içi boş gofret ambalajı, elimde bir roman; mayışık mı mayışık oturuyorum. Eşyaların üzerinden atlayarak önümden geçen eşim; yüzünde manidar bir gülümseme, iç geçirerek başını sallıyor... Eşim bir acayip, bir gamsız adam... Yaptığım ziyadesiyle başarısız bir sebze çorbasıyla bile yeryüzünün en mutlu erkeği olabilen (hiç değilse öyle gibi görünmeye çalışan), sevgi dolu, müşfik ve son derece eğlenceli bir hayat ve ev arkadaşı... Özellikle de çocuk sahibi olduktan sonra oynadığı kalender aile babası rolünün, bu denli rahat, tasasız, enerjik ve üretken olabilmemdeki etkisini yadsımam mümkün değil. Yorgunluktan bir türlü el atamadığım; günlerdir ipte beklemekten adamakıllı gevremiş çamaşırların arasından usulca bir gömlek çekip “Amaaan boşver, nasıl olsa üzerine kazak giyiyorum.” diyerek ütü yapmamam konusunda ısrar edebilen, -Yerken zaten parçalanıyor- bahanesiyle ama işin aslı sadece zamandan kazanmak için; biberleri doldurmak yerine doğrayarak pişirdiğim biber dolmasını arkadaşlarına övgüyle anlatabilen, sadece görünen yerlerini temiz tutabildiğim ve genellikle hayli dağınık olan evimizin “bal dök yala” olduğu ve gayet derli toplu göründüğü yalanına beni inandırmayı başarabilen bir adamdan bahsediyorum. Annemin bir lafı geldi şimdi aklıma, “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş!” der ikimiz için (genellikle de pek tasvip etmediği şeyler söz konusu olduğunda...) Eskilerin zamane evliliklerine akıl sır erdiremeyişlerini anlayabiliyorum. O kadar farklı ki artık her şey...
Derken 2006’da ilk kızımız doğdu. Ve 2009’da da ikincisi. Annelik... O güne kadar kendiniz de dahil hiçbir şey ve hiç kimse için duymadığınız bir endişe seli içinde boğulmak ve henüz kendinizi o selden kurtaramadan; hala bedeninizin bir parçası gibi algıladığınız yavrunuzu, en yakınınız dahi olsa; söz konusu bebeğiniz olunca “bir yabancıya” bırakarak iş başı yapmakmış. Karmakarışık duygular yaşadığımı hatırlıyorum, ve arada suçluluk göz yaşları döktüğümü... Ama üstesinden gelecektim. Bunu biliyor ve sık sık yüksek sesle tekrar ediyordum kendime. “İyi olacak!” Hakikaten de kısa sürede rayına oturdu her şey.
Öğretmenlik birçok açıdan avantajlı bir meslek olarak kabul edilse de, inanın bana, özellikle özel sektörde öğretmenlik hiç kolay değil... Aylar ayları kovaladı. Kızım büyüdü. Eve sürekli iş taşımak zorunda kalıyordum. Zira onca işi okulda mesai saatleri içinde yetiştirmem olanaksızdı. Okunacak yazılılarım, hazırlanacak sınavlarım, yazılacak raporlarım, doldurulacak veli bilgilendirme formlarım vardı kucaklar dolusu. Bilgisayarın karşısında bir taraftan minik kızımın servis ettiği plastik meyveleri kemirirken (mümkün olabildiğince iştahlı görünmeye çalışarak) bir taraftan da e-şıkkı için seçmem gereken kelimeyi düşünüyordum kara kara. Ya da yerde bağdaş kurmuş yazılı kağıtlarımı puanlamaya çalışırken, her 3 saniyede bir, koca bir kaşık dolusu “kırpılmış kağıt çorbası” için açmam gerekiyordu ağzımı, “..haamm.. buradan 5 puan.. haamm.. etti 75.. haamm..” Çalışan anne olmam kızıma zaman ayırmam konusunda asla bir engel teşkil etmedi. Mesela hemen hemen her ev işine onu da dahil ediyordum. Bulaşık makinesini beraber boşaltıyor, çamaşırları birlikte asıyor, meyveleri beraber yıkıyorduk. Ekstra zamanlar yaratamıyor olmamızın önemi yoktu. “Oyun” elimizin değdiği her yerdeydi...
Ben anladım ki dostlar, çalışmak bir tutku işiymiş. Üretmeye, yaratmaya, başarmaya, aşmaya, ulaşmaya, çözmeye, ama aslında belki de en çok keşfetmeye ve keşfedilmeye duyulan derin bir sevda. Zamane hatunları ise kara sevdalı... Ben, 2 yaşındaki büyük kızımı binbir güçlükle kreşe bırakıp, karnımdaki 7 aylık diğer kızımla koştura koştura derse yetişmeye çalışırken de, vakitsizlikten evden çıkmadan önce bigudileyerek beremin altına gizlediğim saçlarıma okula varır varmaz lavaboda şekil vermeye çalışırken de, çalışma arkadaşlarımdan ya da amirlerimden yana tatsız geçen günlerimin akşamlarında eşimi karşıma oturtup gözlerimi evire devire olan biteni anlatırken de sevdim çalışmayı... Gerçek bir “zamane kadını” ne olursa olsun vazgeçmeyendir. Değişen koşullara göre değişen, yenilenen, şekillenendir. Evet, zaman zaman ortadan kaybolup kozasına çekildiği doğrudur. Ancak bu kimilerinin sandığı gibi bir pes ediş değil, aksine; eskisinden çok daha güçlü ve donanımlı geri dönebilmek için ihtiyaç duyduğu geçici bir zaman dilimi; bir nevi hazırlık sürecidir.
Tüm hemcinslerime en içten başarı ve mutluluk dileklerimle...
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

