MİHRİCAN KEÇECİ
On dokuz ağustos iki bin dokuz...
İşte bu tarih benim ve eşim için büyük bir dönüm noktası oldu. Şimdi on üç aylık olan oğlumuz Yiğit, o gün doğdu. Ve hayat bizim için asıl o günden sonra başladı.
Yiğit, sürekli ağlayan, çok huzursuz bir bebekti. İsteklerini anlayamazdık. Karnını doyururduk, altını değiştirirdik, gazını çıkarırdık ama O hep ağlardı. Çocuk uzmanlarına götürdüğümüzde gaz sancısı derlerdi. Ama Yiğit hiç durmazdı ve biz de devamlı olarak doktora giderdik.
Oğlumuzda doğduğundan beri irkilme ve sıçramalar vardı. Doktorlar yenidoğan refleksi olabileceğini söylediler. Aşırı derecedeki ağlaması ve huzursuzluğuna ise her bebek ağlar dendi. Daha sonra baş titremeleri başladı. Bu durumu ise kilodan kafasını tutamıyor diyerek açıkladılar. Sürekli kafasını sağa sola çevirmeye başladı. Bu sefer de bebek sağa ya da sola dönmeye çalışıyor da ondandır dendi. Etrafımızdakiler de doktorlar da bizi anlamıyordu sanki. Ya da biz ilk anne baba olduğumuzdan bir şeyleri mi abartıyorduk acaba?! Annem, zamane anneleri gibi tek başıma çocuğa bakamadığımı söylüyordu, çevremizdekiler ise çok evhamlı olduğumuzu ve çocuğu sürekli doktora götürerek yıprattığımız düşünüp bizi yadırgıyorlardı. Keşke biz abartıyor olsaydık...
Yiğit, herkesin çok sevdiği o tombul bebeklerden. O kadar tatlı ve sağlıklı bir görüntüsü var ki doktorları da etrafımızdakileri de yanılttı.
Yiğit sürekli emmek istiyordu. Oturduğum yerden kalkamıyordum, onu emzireceğim diye. Memede uyuyordu. Memeden ayrılınca uyanıyor ve ağlamaya devam ediyordu. Ne kadar uğraşsamda uyutamıyordum. Başka anneler geceleri iki üç kez uyanınca şikayet ediyorlardı ben ise Yiğit'in yanından hiç ayrılamıyordum. Artık uykusuz gecelere bile alışmıştım. Bir de ağlama krizleri vardı. Bu normal ağlamasından farklıydı.Çığlık atarak ve bağıra bağıra ağlıyordu. Hiçbir şekilde sakinleştiremiyorduk. O zamanlar eşim de ben de kendimize gelemiyorduk. Sabahlara kadar battaniyelerde sallıyorduk. Gaz sancısı çeken bebekler için müzik cd si aldık. Arabada gezdirdik. Kucağımıza alıp pışpışladık. Ama Yiğit bir türlü huzurlu ve mutlu olamıyordu. Sürekli acı çekiyordu sanki. Uykularından çığlık çığlığa uyanıyordu. Yan komşum bile onun çığlık atmasından korkmuş, ertesi gün çocuklarının korku muskasını bulup getirmişti Yiğit'e takayım diye. Ağlamasını bütün mahalle duyuyordu. O kadar gür bir sesi vardı ki... Ağlaması bitince sesi kısılırdı. Epey bir süre Yiğit'in gerçek sesini hiç bilemedik. Dört beş saat hiç durmadan ağlardı, gün boyu ise aralıklı olarak devam ederdi ağlamaları. Kucağıma alırdım, salıncakta sallardım, müzik dinletirdim ama nafile... Çok kısa süre işe yarasa da uzun vadede işe yaramazdı.
Eve bebeğimi görmeye gelenlerle bile oturamazdım. Bir yıl boyunca yemekte yapamadım, sürekli dışardan hazır yemek sipariş ettik. Yemek yapmayı bırakın nasıl yemek yediğimi bile bilmiyorum. Birkaç dakika içinde yemeğimi yutarak yiyip, oğlumla ilgileniyordum. Evimi temizleyemedim.İki ya da üç haftada bir silip süpürüp toz alabilirsem çok şanslıydım, o da eşim bebeği tek başına idare edebilirse. Hiçbir yere gidemiyorduk. Gitsek de gittiğimiz ile döndüğümüz bir oluyordu. Çünkü Yiğit'in her an ağlama krizi başlayabilirdi. Evde biri olup çocuğa bakmazsa banyo bile olamıyordum, tırnak kesemiyordum, diş fırçalayamıyordum. Mutfağa susadığım zaman bir bardak suyumu içmek için bile gidemediğim günler oldu.Bir yıl boyunca eşimle karşılıklı yemek de yiyemedik. O bebekle ilgilendi ben yedim, ben ilgilendim o yedi. Arkadaşlarım bebek sahibi olduğumuz için tebrik etmek istiyorlardı ama ben onlardan gelen telefonu bile açamıyacak kadar meşguldüm. Yiğit sürekli kucağımdaydı.
Günlerimiz böyle geçip gidiyordu. Bebek sahibi olduğumuza sevinememiştik. Ne sosyal hayat kalmıştı, ne cinsel hayat. Ne kendime bakabiliyordum, ne de eşimle ilgilenebiliyordum. Yirmi dört saatimi bebeğime ayırıyordum ama yine de Ona yetmiyordum.
Bir gün bir televizyon programı imdadımıza yetişti. Eğer çocuk uzmanlarından bir şey elde edemiyorsanız ve çocuğunuzda bir gariplik olduğunu düşünüyorsanız çocuk nörologlarına danışın diye tavsiyede bulundular. Eşime bunu söyledim. Çocuk nöroloğuna gittik. Ve her şey artık çorap söküğü gibi ortaya çıkmaya başladı. Önce oğlumuzun EGG'si çekildi. EGG sonucunda sağ beyinde dalgalanma olduğu söylendi. Ama nöbet benzeri bir şey görülmediğinden ve epilepsi ilaçlarının yan etkisinin çok fazla olmasından ilaç verilmek istenmedi.
Bu arada oğlumuz yedi buçuk aylık oldu. Gelişimindeki gerilikler daha bariz bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Desteksiz oturamıyordu. Ayaklarını basamıyordu Eliyle hiçbir şeye uzanıp onu tutamıyordu. Gülmesi de çok azaldı. Ve korkulanlar olmaya başladı. Oğlumuz çok ağır nöbetler geçiriyordu. Gözlerini kasıp kırpıştırmaya ve ayağa kaldırdığımızda yığılmaya başladı. Bazen ağız şapırtısına benzer sesler de çıkarıyordu. Çok derin uykuda olduğunu sandığımız bir anda birden uyanıp nöbet geçiriyordu. Neredeyse hiç uyuyamıyordu. Gerçi uyumasından korkuyorduk. Çünkü nöbetlerini uyanıkken geçiriyordu. Huzursuzluğu ve ağlaması daha da artmıştı. Artık bizimle ve dış dünya ile ilgilenmiyordu. Saniyelik ama gün içinde sayısız, belki yüzlerce defa nöbet geçiriyordu. Epilepsi ilaçlarına başlandı. Oğlumuza en ağır ilaçlar en yüksek dozda veriliyordu ama O halen nöbet geçiriyordu. En acısı da oğlum artık beni de babasını da tanımıyordu. Babası işten gelince ağlamasını kesip sevinen oğlum artık sevinemiyordu. Oyun ettiğimizde bize gülen oğlum artık gülmüyordu. Nadirde olsa ağlamadığı zamanlarda Ona masal okurduk. Sanki anlıyormuş gibi yüzümüze bakıp gülümserdi ama artık bizi duymuyordu sanki. Söylediğim ninniler ve şarkılar artık onun ilgisini çekmiyordu...
Tekrar EGG çekildi. Hem sağ beyinde hem sol beyinde dalgalanmalar çıktı. İki- iki buçuk ay ilaç tedavisi ve on altı doz kortizondan sonra oğlumun nöbetleri durdu. Ama gelişim ve zeka geriliği devam ediyor. Daha da kötüsü, en son çekilen EMAR'a göre ilki ile karşılaştırıldığında, beyinde ilerleyen bir atrofi yani küçülme, beyin nöronlarının kaybı söz konusu. Ve neden bulunamadıkça bu küçülme devam edecek. Şu ana kadar yapılan tettiklerin hiçbirinde nedene ilişkin en ufak bir şey maalesef bulunamadı...
Zamane annelerinin ev-aile ve iş yaşamını idare etmesi vitrinden göründüğü gibi toz pembe değil. Bu yüzden yaşadıklarımı sizlerle paylaşmak istedim. Eskiler bizlerin şanslı olduğunu düşünürler. Çünkü bulaşık makinamız, çamaşır makinamız, elektrikli süpürgemiz ve işimizi kolaylaştıracak pek çok alete sahibiz. Evet bir bakıma onlardan şanslıyız. Teknolojinin bize sunduğu imkanları değerlendirerek bu gün kendimize, eşimize, bebeğimize ve çevremize daha çok zaman ayırabiliyoruz.
Ben henüz yirmi sekiz yaşında genç bir anneyim. Bir zamanlar vitrinden görünen o toz pembe zamane hatunlarından biriydim. Tek derdim kilom ve üniversite bitmesine rağmen henüz bir işe giremememdi. Diyetler yapardım, makyaj malzemeleri ve çeşit çeşit kıyafetler alırdım. Kırmızı rujumu ve şeftali tonundaki allığımı çok sever, onları sürmeden bir yere gitmezdim. Eşimle sinemaya gitmeye, bisiklete binmeye, eski kitapçıları dolaşmaya ve güzel güneşli günlerin tadını çıkarmaya bayılırdık. Ama hayat öyle bir zamanda karşımıza öyle şeyler çıkardı ki bunları yapmak artık çok büyük lüks.
Olsun...Biz yine de mutluyuz.İstedikten sonra her şey için zaman bulunabilir. Hayatta karşılaşılan zorluklar onlarla nasıl mücadele edilmesini gerektiğini de öğretiyor. Artık zorluklar karşısında eşimle birlikte çözüm üretebiliyoruz: sinemaya gidemediğimiz zamanlar film alıp evde izliyoruz. Oğlumuzu bazen kayınvalideme ya da anneme bırakıp eşimle istediğimiz bir şeyi yapıyoruz. Oğlumuzun hastane işlerini kesinlikle aksatmadan kendimize de zaman ayırarak bu günlerimizi mutlu geçirmeye çalışıyoruz. Bazen eşim işten gelince çocuğa bakıyor ben ise açık havada güzel bir yürüyüş yapmanın keyfini sürüyorum.
Bu bir yıl bize ve etrafımızdakilere çok şey öğretti. Borçmuş, işşizlikmiş. Artık kimse bunları önemsemiyor. Çünkü sağlığın varsa aslında her şeye sahipsin. Ben bugün oturabildiğime, yürüyebildiğime, şu an bilgisayarın karşısına geçip deneyimlerimi sizlerle paylaşabildiğime şükrediyorum.
Gelgelelim bizim tonton yanaklı, şirin mi şirin ve çok yakışıklı oğlumuza... Yiğit'in durumu çok ciddi. İleri de daha zor günler bizi bekliyor. Ama biz her şeye hazırız.
Hayatın ne zaman ne getireceği hiç belli değil. Biz bunu çok acı bir şekilde tecrübe ettik.Bu yüzden yaşadığımız bir dakika hatta bir saniye bile bizler için çok şey ifade ediyor. Oğlumuzun ilerde nasıl olacağını da düşünmüyoruz. Ona normal bir çocuk gibi davranıp elimizden geldiğince onunla pek çok güzel anı biriktirmeye çabalıyoruz. Eşim bir üniversitede asistanlık yaptığı için çok şanslıyım. Hafta sonları boş. Her hafta sonu bir planımız var. Bu hafta sonu Yiğitimizi hayvanat bahçesine götüreceğiz. Onun göstereceği en ufak bir tepki , küçücük bir tebessüm bile bize yeter de artar...
Son olarak , iyi ki beni anlayan ve desteğini benden hiç esirgemeyen, iyi ve kötü günde yanımda olan bir eşim var. İyi ki annem, babam, kayınvalidem, kayınpederim var. Kardeşlerim, arkadaşlarım ve komşularım...
Böyle bir destekle hem iş hayatı hem aile hayatı hem de kendimize bakmak zor olmasa gerek. Üstelik hayat bazen bizleri çok zor sınavlardan geçiriyor olsa da...
Not: Doğduğu günden beri çok özel olduğunu hissettiğim sevgili oğluma adıyorum. O her ne kadar bunları okuyamayacaksa da ben onun her yazdığımı hissettiğini biliyorum.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

