Araçlar
Kayıt Giriş

zamanehatunlari.com

BURADASINIZ: Ana Sayfa » Hikayeleriniz » Ruh asla ölmez
Pazar, 20 May 2012
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfEn iyi 

Ruh asla ölmez

e-Posta Yazdır

EZEL BAYAR YILMAZ

Bilgisayarımın başında oturmuş sıcacık kahvemi yudumlarken kızım mışıl mışıl uyuyor,sevgilim televizyon seyrediyor ve ben huzurla karışık bir mutluluk içindeyim.

Günün yorgunluğunu atmak için internette şöyle bir gezinirken rastladım zamane hatunlarına. Hikayeleri okudukça çoğunda kendimden bir parça buldum ve ben de paylaşmak istedim hikayemi.

1999 senesinde gerçekleşen korkunç deprem sonrası yıkılan hayatların ve binaların ortasında buldum kendimi. Kuzenlerimizi, komşularımızı, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve hayallerimizi gömdük toprağa. Bu tarifsiz acı ve umutsuzluk içinde bile hayatın devam ettiğini gördüm sonra. O zamanlar öğrenciydim ve İstanbul’da tüm masraflarını babamın karşıladığı deniz manzaralı bir dairede oturuyordum. Depremle birlikte mal varlığımızın tamamını kaybetmiştik. Babam tam emekli olmayı düşündüğü bir sırada hayata sıfırdan başlamak zorunda kalmıştı, yeniden... Ama olsun, çekirdek ailemiz sağdı ve birlikteydik. Babam hep şöyle derdi’mal, mülk, şöhret sonradan edinilebilen şeylerdir, asıl insanları birbirine bağlayan sevgidir’. Zor bir süreçti tabi, üç katlı havuzlu bir evden iki oda bir salon kiralık bir daireye taşınmıştık. İstanbul’daki evimi kapatıp, halamın yanına taşındığımda son sınıfa geçmiştim. Babam İzmit’te tanınmış bir psikiyatri profesörüydü. Klinik psikolog olan annemle birlikte tekrar harıl harıl çalışmaya başlamışlardı. İki sene içinde borç harç da olsa yeni evimize taşınmıştık.

 


Taşındığımız sene babama kanser teşhisi koyuldu. Malign melanom teşhisini aynada ilk olarak kendi koymuştu ve ‘ya altı ay yaşarım,ya iki sene’ demişti. İnanamamıştım,tam herşey düzeliyor derken olamazdı bu,benim babama olamazdı... Babam hastalığın prognozunu bildiği için tedaviyi reddetmişti. Ama tıp gelişiyordu, hem babam psikiyatristti, ne anlardı malign melanomdan. Patoloji raporlarını Amerika’ya,Romanya’ya ve malign melanomla çalışan bir sürü yere yollamıştık. Hepsi son evre olduğunu, yapılacak bir şey olmadığını söylüyordu. İşte o zaman hayatım boyunca babacığımı buna zorladığım için pişmanlık duyacağım sonu gelmez kemoterapi ve radyoterapi seansları başladık. İki sene içinde tam on bir kez ameliyat oldu babam. Ameliyathanenin önünde her vedalaşmamızın ardından ağlar, isyan eder ve mutlaka yapacak bir şeyler arardım. Bu arada babamın hastalığının ilk senesinde abalam ve ben apar topar evlendik sevgililerimizle, görsün birer yuva kurduğumuzu diye.

Tüm bu çırpınış ve isyanların sonunda babamın yatak dönemi başladığında artık kabul evresine geçmiştik biz de... Tam altı ay bir yatağın üstünde yaşadık hep birlikte. Kahvaltımız, yemeğimiz, her şeyimiz onunlaydı yatağın üstünde. Okulum uzamıştı, ne gam, babamla geçecek her saniyeye değerdi... Akademisyenlik hayallerimi de bir rafa kaldırmıştım, artık kurmuyordum hayal. Bu arada damatlar da yatağın üstündeki yerlerini almışlardı, iki de oğlu olmuştu babamın. O yatakta hazırlamıştı bizi gidişine yavaş yavaş. Asla matem istemezdi, ’siz yine gülüp söyleyeceksiniz, ben de burada olacağım sadece bedenimi görmeyeceksiniz, ruh asla ölmez’ derdi.

Haziranın ilk günü kucağımda göçüp gitti babacığım bu diyardan. Annem vefat ilanına ‘sevgilimizi hakiki sevgilisine uğurluyoruz’ diye yazdırmıştı. Tam yedi sene geçti aradan. Ona ithaf ettiğim doktoramı sunarken kürsüde babamı gördüm seyirciler arasında gözleri dolu dolu ‘işte benim kızım ‘dediğini duydum.

Şimdi İstanbul’da eşimle beraber bir muayenehanemiz var, dünya tatlısı bir de kızımız. Kızımla beraber her gece öpücükler yolluyoruz ay dedenin yanına taşınan doktor dedemize ve onu çok seviyoruz. Haklıymışsın babacığım ruh asla ölmezmiş, hep burada olacaksın, kalbimde...

 

Paylaşmak ister misin?:

Deli.cio.us    Digg    reddit    Facebook    StumbleUpon    Newsvine

Yorum ekle


Güvenlik kodu Yenile