SİBEL ÖZTAŞ
Zamane hatunlarının pusulaları yürekleridir. Yüreklerinin gösterdiği istikamete yelken açmak isterler. Yeterince cesur olanlar bu isteklerini gerçekleştirse de, yürek sahibini her zaman herşeyin mükemmel olduğu cennet bahçelerine, ılık meltemlerin estiği güvenli koylara, emniyetli limanlara çıkarmaz. Bir gün gemileriniz, iklimine en çok güvendiğiniz coğrafyalarda fırtınaya yakalanıp, karaya oturabilir.
Sevgilere ya da kendinize çıkmış olduğunuz yolculuklarda, yönünüzü yüreğinize bırakmış olsanız da, dümeninizi bir başkasına bırakmamalısınız. O zaman kaderiniz üzerindeki kontrolü tamamen kaybedersiniz. Bunu yaptığınız anda yolculuğunuzun selameti, sizin dışınızdaki faktörlere bağlanmış ve başka insanların insafına kalmış olur. “Yüreğinin götürdüğü yere git”, “kalbinin sesini dinle” gibi sloganların itici gücüyle, herkesin gıpta ettiği kariyerinizi, evinizi, dostlarınızı ve hatta ülkenizi bırakıp; dili, dini, kültürü size yabancı bir ülkede, kendinizi dibe vurmuş, işsiz, güçsüz, yorgun, çaresiz ve bir o kadar da umutsuz buluverirsiniz. Artık o eski cesur yürekli hallerinizden uzak, uğruna herşeyi göze aldığınız adama bağımlı, ve kaderi onun vicdanına kalmış, çaresiz bir insansınızdır.
Bu senaryo kaç kisiye tanıdık gelecek bilemem ama buraya kadar yazmış olduklarım kafamda yaratmış olduğum bir varsayım değil, bizzat yaşamış olduğum bir tecrübedir. Üstelik bu cesur kararı vermiş olduğum dönemde, yaşımı başımı almış, yeterince de hayatı ve insanları gözlemlemiş olduğum kanısındaydım. Yani o “delikanlı” çağımın çoktan geride kalmış olması gerekiyordu, nüfus cüzdanım ile tüm “Saatli Maarif Takvimleri”ne göre.
Özgür yaşamaya alışmış, kimseye eyvallahı olmayan bir avukatken, dünyanın bir diğer ucuna kem-küm, gak-guk seviyesinde bir ingilizce ile, hayatımın en büyük aşkına ve de dünyaya sevgimin büyüklüğünü ispat edercesine; tüm cefa ve haksızlıklara katlanıyor, kendi seçimim sonucu yaşadığım acılardan dolayı, şikayeti bile gururuma yediremiyordum. Yüreğimin beni getirmiş olduğu Yeni Dünya’da, yani Amerika’da, çalışma iznim olmadığı için çalışamadığım gibi, ülkede legal olarak kalabilmenin tek yolu olduğu için de sürekli değişik okullara gidip, çeşitli dersler alıyordum. Bu yüzden Amerika’da işletme mastırımı bitirdikten sonra, iki yıllık başka bir okula daha kayıt yaptırdım. Bu arada çalışıp para kazanamıyor olduğum için, içimdeki potansiyeli evin içinde badana boya yapmak, elektrikli testere ile bahçede ağaç kesmek, ya da hiç dikiş tecrübem olmamasına rağmen tül, perde dikip, eskimiş koltuk, kanape ve sandalyelerin yüzlerini değiştirmekte kullanıyordum. Kendimi yenileyemeyişimi ve üretken olamayışımı, bu şekilde telafi etmeye çalışıyordum. Yaşamımın efendisi değil, sevdiğim adamın kölesi olmayı tercih etmiştim. Oysa ki köleliğin aşk uğruna tercih edilmiş olanına bile kimse tarafından saygı duyulmuyor. Sırf kendisine aşık olduğum için herşeyi göze alıp, tüm dünyaya karşı savaş açmış olduğum adam bile güvenli kuytusundan benim cansiperane mücadelemi seyrederken, yeni kimliğimi beğenmiyordu. Bu gerçeği itiraf etmiyor olmasına rağmen tavırlarından bunu anlayabilmek zor olmuyordu. Siz kendiniz olmaktan çıkıp bir başkasına dönüştüğünüz anda, sevdiğiniz adam da size tamamen yabancı olan başka birine dönüşüyor.
Aşkta vericiliğin sınırını öğrenmeliyiz. Önce kendimizi sevmeliyiz ki sevilelim. Ben bu gerçekleri öğrenmem için gerekli tecrübeleri yaşarken, tarafıma konulmuş olan göğüs kanseri teşhisi, bütün yaşadıklarımın üstüne dikilmiş ihtişamlı bir tüy oldu. Hayatımın senaryosu sanki eski Türk filmlerinden alınmıştı. Dibe vurmuşluğum iyice kesinlik kazandı. Etraftan gelen acıma yollu bakışlar ile haklılığının altını çizmekten hoşlananların “akılsız başının cezasını çekiyor” türünden sözleri, dalga dalga yayılarak hedefini, yani beni buluyordu.
Kendimi ya kader kurbanı olarak görüp acılara gömecek, ya da silkelenip o hızla vurduğum sert dipten aldığım kuvvetle yükselecektim. Kemoterapi gördüğüm dönemde günlük tutmaya başladım. Ölüm anında insanın hayatının bir film şeridi gibi gözlerinİn önünden geçtiğini duymuşluğumdan olacak, ben de anılarımı hizaya sokarak gözlerimin önünden resmi geçit yapmalarına izin verdim. Oysa ki hatıralara yolculuk yürek istiyor, cesaret gerektiriyor. Acılara dokunmamak için teğet geçtiğim yaşanmışlıkların kilitli bulunduğu kapıları zorlayıp, arkasında gizlenen acı yığınlarını kurcalamaya başladım; esecek soğuk rüzgarları göze alarak ve tüm acıların süzülüp gelerek kalbimi yeniden kanatacağini bilerek. Oğlumun büyüyünce beni benden dinleyerek anlayabilmesi ve ona benden bir şey bırakabilmek umuduyla sürekli yazdım.
Tanrılar Okulu’ndaki Dreamer’a göre “tüm ölümler intihardı” ve intihar, henüz üç buçuk yaşında bir oğlum varken, asla bir seçenek değildi benim için. Tercihimi teslim olup kaybetmekten değil, kazanmaktan yana kullandım. Evren de bu tercihim yönünde destekledi beni ve hiç ummadığım bir anda lotaryadan yeşil kart çıktı. Artık Amerika’da çalışma iznim vardı.
Çalışmaya mağazalarda tezgahtarlık ve kasiyerlik yaparak başladım. Yaptığım işleri, yapabileceğim en iyi şekilde yapmaya çalıştım. Soyunma odalarını toplarken, askılara elbiseleri asarken, hala çalışabiliyor olduğum için Tanrı’ya şükrettim. Sonra bir bankada çalışmaya başladım. Kısa süre içinde en iyi performans gösterenler listesine girdim. Hem yöneticiler hem de müşterilerim tarafından sevilip takdir edildim. İşten çıkarılmaların en yoğun olduğu dönemde ben terfi ettim ve başka bankalardan iş teklifleri aldım. Bu arada kemoterapilerim süresince tutmuş olduğum günlüğümü de kitaplaştırmaya karar verdim. O dönemde yazmak en büyük tutkum, kalemim ise can yoldaşımdı. İçimde kopan duygu fırtınasında; korkularım, özlemlerim, sitemlerim, vazgeçişlerim, sımsıkı kavrayışlarım ve gözyaşlarım, çağlayıp coşarak kalemimin mürekkebiyle akıp, kağıtlarda yollarını, adreslerini buldular. Ölmeye niyetli değildim ama öleceksem de ölümüm korkakça olmasın istedim. Kitap yazma ve yayınlatma konusunda tecrübesizdim. Ülkemden uzaktaydım. Yazdıklarımı yayınevlerine gönderip onlardan cevap bekleyecek kadar sabrım yoktu, bir ihtimal zamanım da yoktu. Bu yüzden kitabımı kendi imkanlarımla bastırmaya karar verdim. Ayşe Arman’ın dediği gibi “kimse okumazsa ben okurum” dedim ve masrafları ve tüm hakları bana ait olmak üzere kitabım, “Salak Erik Ağacı”nı Evrim Yayınevinin vasıtasıyla bastırdım. Her sene güneşi görür görmez, takvime, mevsime bakmadan çiçek açan ve hiç dersini almayan salak erikle özdeşleşen benliğimden dolayı, yaşadıklarımı anlatan kitaba bu ismi verdim. Sonradan yağan kar, esen fırtınalarla dallarımın kırılması, çiçeklerimin, köklerimin donmasını paylaştım okuyanlarla. Adımı değiştirip kendimi saklamadan, günahlarımı, sevaplarımı ikrar edip, salaklıklarımı tescilledim. Bir çok okuyucum cesur bulup tebrik etti beni. Belki de cahilliğimden geldi cesaretim, ama sebebi ne olursa olsun ve bundan sonra da ne tür salaklıklara imzamı atacak olursam olayım “hala varım ve hep olacağım”. Milyon kez çiçeklerime ayaz vurup, köklerime kadar donsam da, defalarca yıkılıp düşşem de, yeniden ve eskisinden çok daha güçlü bir şekilde kalkacağım. Bunun için de diyorum ki; ne yaparsak yapalım, işimiz, mesleğimiz ne olursa olsun, onu yapabileceğimiz en iyi şekilde ve hakkıyla yapalım. Kadınlığımız gereği vermiş olduğumuz duygusal kararlar, yolumuzu yolsuza çıkarmış olsa da asla vazgeçmeyelim ve içimizde varolan gücü çıkarıp kullanalım. Kendimize acımak yerine kendimizi geliştirmeye, başkalarının ne iş yaptığını ve bizden ne kadar fazla kazandığını düşünerek onlarla rekabet etmek yerine, bir gün önceki kendimizle yarışıp güçlenelim, yenilenelim. Kadınlığımızın doğasında var olan doğurganlıkla, her gün yeniden doğalım. Göreceksiniz, gerisi zaten kendiliğinden gelecektir...
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

