Gözlerim televizyon ekranındaki iki gözü iki çeşme ağlayan kadına takılı kaldı. Kumandayı elime alıp sesini biraz daha açtım televizyonun. Dövünerek ağlıyordu kadın:
‘ Boyu posu devrilesice! Göremez ol! Yiyemez ol inşallah! Tüüüühhhhh!’
Elimdeki ütüyü kenara bırakıp, olayı çözmeye çalıştım. Kime beddua ediyordu bu kadın böyle?
‘ Boyun devrilsin senin! ‘
Durumu alt yazıların da yardımıyla anlamam çok uzun sürmedi. Kadının kocası bir Rus kadınla ilişkiye girmiş, kadının da altınlarını alıp ortalıktan kaybolmuş. Kadın 3 çocukla, işsiz, parasız ve ev kirasının borcuyla bir başına kalmış. Çocuklar küçük, bakacak kimse yok, çalışıp eve ekmek getirecek kimse yok. Üstelik boyu posu devrilecek olan adam Rus kadından bir çocuk daha bekliyormuş. Muş da muş … Ülkemin,zaman ilerlese de eskileriyle benzer kaderleri paylaşan, benzer hataları yapan, benzer kadınlarla aldatılan, benzer sayıda çocuk doğurup, bakımı için birisine muhtaç olan, teknolojinin, modernizmin, çağdaşlığın, eğitimin hiç dokunamadığı kadınlarından biriydi bu gördüğüm sadece.
Üzerimde ayıcıklı pijamalarım, elimde ütü, kafamda bigudilerle, televizyon ekranına bakarken, aslında yaşadığımız mekânların ne kadar yakın ama yaşamlarımızın ne kadar uzak olduğunu düşündüm bu kadınlarla. Sadece birkaç dönemeçte birbirimizden ayrılmıştı yollarımız.
Bazı günler pijamalarımı üzerimden çıkarmadan yeniden yatağa giriyordum. Her gün bir öncesinin aynıydı. Pencereden baktığım hayat, akıp gidiyordu ama ben izlemekle yetiniyordum sadece. Korkutuyordu beni hayatın içine dalmak, hata yapmak, hayal kırıklığına uğramak. En basitini seçmiştim bende. Hiçbir şey yapmazsam hata da yapmazdım değil mi?
Daha 21 yaşında, yolun başında, hayata atılmaktan korkan, evde pineklemesine rağmen ailesinden de çekinen bir ev kızıydım. Çalışmamı istiyorlardı ama beni kırmamak için hiçbir zaman baskıcı olmamışlardı.
Bir gün babam bir tanıdığı vasıtasıyla beni iyi bir firmaya işe aldırabileceğinden bahsetti. Birkaç gün geçtikten sonra dikildim babamın karşısına. Çalışmak istediğimi söyledim. Şirket, karayolu yolcu taşımacılığında Türkiye’nin en büyük firmalarından biriydi. Bir hafta sonra çağrı merkezinde işe başladım. Büyük bir kaostu bu, ayıcıklı pijamalarıyla evde oturan benim için. Önümdeki 3 telefonun 3 ü birden çalıyor, her yerden bir ses yükseliyor, herkes koşuşturuyordu. Bu tempoda çalışan kimsenin de benim sorularıma cevap verecek zamanı yoktu. Telefondaki yolcu, eğitimde hiç duymadığım bir şey soruyor, onu bekletip yanımdaki arkadaşımdan bilgi almaya çalışırken diğer telefon çalıyor ve tanımadığım biri hakkında sorular soruyordu. Ayağa kalkıp bu soruların cevaplarını öğrenebileceğim birini ararken, elime birileri bir metin tutuşturuyor ve anons yapmamı istiyordu. Anons mu? Ben mi? Ben mikrofona konuşamam ki! İtiraz edeceğim kişi bile yanımdan jet hızıyla başka bir işe koşarken, bekleyen iki telefonum, kafamda tanımadığım o kişinin ismini unutmamak için tekrarlar, elimde anons metni, önümde mikrofonla kalıveriyordum ortada. Çoğu zaman bu anonslarda ne dediğimi ben bile anlayamıyordum.
‘Değerli konuklarımız! Adana’dan gelip, İstanbul’a gidecek olan otobüsümüz tesislerimize ulaşmıştır, Sn. Ahmet Çolakoğlu’ nun perona gelmesi rica olunur. Bagajlarınızı verdikten sonra, kaptan şoförlerimiz iyi yolculuklar diler! ‘
Bunun gibi bir çorba dolusu anons yaptım o günlerde. Her anons sonrası, bankolardan kıkırdamalar duymadan, anons metnini birbirine karıştırdığımı bile anlayamıyordum. Öyle karmaşıktı ki benim için her şey. Yolcular da hiç yardımcı değildi doğrusu. Biri arayıp otobüste kendisine verilen tatlının üzerindeki Hindistan cevizinin yanındaki koltukta oturan yolcunun tatlısının üzerindeki Hindistan cevizinden az olmasının nedenini sorup, tatlıyı arka tarafta ben yapıp üzerine de bilerek diğer yolcunun tatlısından daha az Hindistan cevizi koyan benmişim gibi bana bağırıyor, diğer yolcu hatta beklettiğim için beni şikâyet edeceğinden dem vuruyordu. Bazı günler işim olan bilet satmak dışında her türlü işle uğraşırdım. Ama bu yoğun tempoda, kimsenin yardım edemeyecek olması işi daha çabuk öğrenmemi sağladı. Hem de sadece bilet kesmeyi mi? Her şeyi! Sorular sağolsun, 3 aya kalmadan muhasebe, otobüsün tekerleğinin nerden geldiği, koltukların temizlendiği kimyasallar, kaptan şoförlerin nereli olduğuna kadar bilmediğim kalmamıştı. Şirket içinde kullandığımız
‘3563 ,5 ‘den giriş yaptı’ veya RBS 4157’ gibi kısa kodlar vardı. Hem işimizi kolaylaştırır, hem de vakitten kazanırdık. Yeni girdiğim zamanlarda yabancı bir dil gibi gelen bu kodlamaları, konuşmalarımın arasında kullanmaya başlayınca çok şaşırmış ve mutlu mutlu sırıtmıştım o gün. Sanırsın ki Fransızca öğrendim. Ama her küçük başarı benim için büyük bir zaferdi. Kendime güvenmeye başlıyordum yavaş yavaş. Yapabilirimler çoğalıyordu hayatımda. İnsanlar da güvenmeye başladılar bana. Birçok sorumluluk veriliyor ve anonsları çorba yapan o tecrübesiz kız kimsenin aklına gelmiyordu.
Aradan 2 yıl geçmiş ve ben ayçiçeği gibi açılalı çok olmuştu. Nişanlanmış ve evlilik hazırlıklarına başlamıştım. Bir gün Bölge Müdürümüz beni odasına çağırdı. Merkezi İstanbul olan Halkla İlişkiler Departmanı tüm illerde açılacaktı ve her il için kendi bünyemizden bir kişi seçilecekti. İdare beni uygun görmüştü. Artık Halkla İlişkiler Sorumlusu olarak Bölge Müdüründen sonra gelen ikinci kişi ben olacaktım. Ayaklarım havada çıktım müdürün odasından. Bu başarının altına ben mi imza atmıştım gerçekten? Ben! Hayatı penceresinden seyreden ev kızı!
İş tempom çok daha artmıştı. İki ay da bir İstanbul’ a hem eğitim hem de toplantı için gidiyordum artık. Acaba evlilik biraz daha mı bekleseydi? Nişanlım anlayışlıydı. Kendimi yormadığım müddetçe fazla mesailerime, iş seyahatlerime ses çıkarmazdı. Bense durabilir miydim kendimi yormadan? Bir kere içmiştim zafer şarabından. Çakırlık şöyle dursun ayakta duramıyordum sarhoşluktan. Tam bir bağımlılıktı bu tedavi gerektiren. Yastığa başımı koyunca gözümün önüne o gün bitirdiğim işler geliyor, kulaklarımda sesler yankılanıyor ve rüyamda bile işle güçle boğuşuyordum.
Her şey tozpembe bir Hollywood filmi gibi değildi elbette. Hiçbir şeye yetişemez olmuştum bir anda. Boş vaktinden başka hiçbir şeyi olmayan ev kızının eve girecek vakti kalmamış, nişanlısıyla zor görüşür olmuştu.
Gel zaman git zaman kendime kendimi kanıtladım ve işten elimi eteğimi yavaş yavaş çektim. Dört kolla sarılıyorken iki kolla sarılmaya başladım. Herkes kadar çalışıp, herkes kadar yoruluyordum artık. Annemin deyimiyle akıllanmıştım galiba!
İşten zamanı alınca evlilik girdi içeriye. Gelinlikti, salondu, pastaydı derken 3 ay hazırlık sürdü ve evlendik. İzin sürem dolana kadar çok mutlu bir 10 gün geçirdik. Sonrasındaysa işe ilk başladığım güne dönmüştü evdeki halim. Büyük bir kaos! Eve gelince haliyle kimsenin yapmadığı yemeği göremeyip, üst baş bile değiştiremeden mutfağa dalıyor ve elimden
geldiğince yemek yapıyordum. Ellerimi yıkayım diye banyoya girdiğimde kirli sepetinden taşan kıyafetleri görüp, artık çamaşırlarımı kendimin yıkayacağını hatırlatıyordum kendime.
Üzerimi değiştirmeye yatak odasına girdiğimdeyse yatağımın sabah kalktığımız gibi durduğunu görüp küplere biniyordum. Biri hala arkamı toplamalıydı benim. Anne nerdesin! Ev leş gibiydi. Bir kadın tutmalıydı. Ama kadın nerden tutulurdu? İnternette var mıydı acaba böyle yardımcı kadınlar falan? Bir de yemek yapmalıydı tabii. Bir de ütü, çamaşır işi. Ve tüm maaşım gidecekti böyle. Yani çalışmayıp evde otursam ve işleri ben yapsam aynı hesaba gelecekti neredeyse. Eşimle oturup bir hesap kitap yaptık. 15 günde bir evi temizletsek, kalan ütüydü, bulaşıktı, yalaşıktı bunları da beraberce hafta sonlarında yapabilirdik. Yemek işini de yine bir gün öncesinden birkaç günlük yapacaktık. Tabi canım dışarıda o kadar işin altından kalkıyoruz, evde şuncacık işi mi yapamayacaktık? Ne kadar da iyi anlaşıyorduk böyle!
Annem söyler durur, evdeki hesap çarşıya uymadı diye. Ne hesapmış bu kardeşim derdim içimden. Hesapla hesapla uymuyor. Sizin matematiğiniz mi kıt?
Öyle değilmiş işte. Geçmiyormuş yapılan planların hiçbiri hayata. Kılıfına uymuyormuş bir türlü. Pazartesi şu, Salı şu diye ajandana yazdığın gibi olmuyormuş işte. Hep son dakikada iptal edilen toplantılar gibi veya görüşmeye geciken kişiler gibi bir terslik, bir değişiklik bir kayma olabiliyormuş. Ve bunu olağan kabul etmezsen üzülebiliyor, hayal kırıklığına uğrayabiliyormuşsun.
Ev temizliğinden, hayatın çetrefilliğine ulaşılabiliyormuş yani. Zorluklar sadece görünen kılıfların dışına taşıp, ufak ufak birikip problemlere, hatta kendimizle, eşimizle ilgili hiç bilmediğimiz, görmediğimiz, görmek istemediğimiz kimliklere bürünüp, geçimsizliklere neden olabiliyormuş.
Bir kadın iş hayatında olduğu kadar ev hayatında da inişlere çıkışlara, duygusal çöküntülere, hayal kırıklığına uğrayabiliyormuş. Korunaklı yuvam, sıcak evim, kendimi en iyi ifade ettiğim yer, benim için eşimle muharebe alanına dönmüştü bir anda. Savaş taktikleri geliştiriyorduk ikimizde. Kabaca evde kimin borusu ötme durumuydu bu.
Elbette ki, hayatın her alanında olduğu gibi kadının kıvrak zekâsı, çocukluğundan beri geliştirdiği manevra hâkimiyeti ve koordine kabiliyeti ile eşime yenilgiyi kabul ettiği düşüncesini vermeden durumu kontrol altına almayı başarmıştım. Evde artık küçük hır gürler dışında problem yaşamıyorduk.
İş hayatımdaki düzen devam ediyordu. Akşama kadar garip isteklere, kaprislere, şikâyetlere ve teşekkürlere dönüş yapıyor, her kesimden insanla konuşup çözüm üretiyor, akşamsa eşimle birlikte evimizde masamızı hazırlıyor, yemeğimizi yedikten sonra da güzel bir film seçip uyuklayarak onu seyrediyorduk. Hafta sonlarında arkadaşlarımızla çıkardık. Evlilik zor ama eğlenceliydi. Kocam en iyi arkadaşım olmuştu. Ve en iyi arkadaşıma güzel bir hediye müjdesi vermek için de gecikmemiştim. Bir kuzumuz olacaktı yakında. Minik ayaklı, pembe yanaklı bir bebek geliyordu hayatımıza. Haberi alır almaz tüm sevdiklerime yanına ultrason resmini de iliştirdiğim bir bebek kartpostalı gönderdim. Kartın arkasına da;
21 Aralık’ta geliyorum, hazır olun! Yazdım.
Bir gün sonra telefonlar yağmaya başladı. Ağlayanlarla ağladık, gülenlerle güldük. Maratonumuz başlamıştı. Ömrümüzün sonuna kadar sürecek çok güzel bir maratondu bu. Artık ne ben eski ben olacaktım ne de eşim. Bizler anne- baba kimliklerimizle, evimizde ve çevremizde farklı kişilerdik artık. Dünyayı annemizin babamızın gözünden görmeye başlayacak, onlara olan sevgimiz ve saygımızı katlayacaktık.
Hamileliğimin 3. ayında görmüştüm televizyondaki o kadını. İşe gitmek için hazırlanıyordum. Gömleğimi ütülemiş, saçlarımdaki bigudileri çözmek üzere aynanın karşısına geçecektim ki, dövünürken görmüştüm kadını. Şimdiye kadar binlerce defa görsem de buna benzer manzaraları, artık karnımdaki can, hayata daha duyarlı bakmamı sağlıyordu. Haberi izlerken hem içim ezildi, hem de sinirden küplere bindim. Böyle gelmiş böyle gider zihniyetinden kurtulamamış insanlara, cehalete, yozlaşmışlığa, sevgisizliğe lanetler yağdırdım içimden. Çocuklarımızı bu dünyada nasıl koruyacaktık? Cevap televizyondaki kadından geldi. Bir kaplan edasıyla sarıldı çocuğuna. Anne olmanın verdiği güçle, bir hışımla kalktı oturduğu yerden. Sağlam adımlarla arkasını dönüp yürümeye başladı, hayata direnmek zorunda olduğunun bilinciyle. Çocuklarını büyütürken bu gidişe bir dur diyecek olanlardan biriydi belki de o. Kendi hatalarından sıyırarak, okutarak, öğreterek, öğrenerek büyütecekti çocuklarını. Belki böyle gelmiş ama böyle gitmeyecekti bu sefer.
Gülümsedim. Üzerimdeki pijamaları çıkartıp, gömleğimi ve düğmeleri artık zor kapanan eteğimi giydim. Saçlarımı tarayıp, hafif bir makyajdan sonra pencereden dışarı baktım. Hayat akmaya çoktan başlamış, beni çağırıyordu. Karnımdaki canımı da alıp evden çıktım.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.