Rumuz: GG
Yazın ortasında toplantılara koşturan bir iş kızının durumu, çöl sıcaklarında yeni gübrelenmiş bir tarlanın içinde apartman topukluları ile jogging yapmaya çıkmış Paris Hilton’un görüntüsünden daha az trajikomik değildir aslında... Üstelik de, İstanbul gibi nemli ve hava kirliliği olan bir şehirde bu garip iş triatlonun ortasında kaldıysanız, büyük cüsseli bir köpek tarafından talep etmediğiniz bir sevgi gösterisi ile karşılaşmışçasına yapışık bir ıslaklık ile günü sonlandırmanız kaçınılmazdır... Özellikle de Ağustos aynın ortasında sizi yapış yapış yapan bu Goofy en iyi ihtimalle bir Saint Bernard olacaktır.
Maalesef ki, Sindrella masalları ile Sex and the City sezonları arasında kalmış bir nesil olan bizlere, hayat, beyaz atlı prensler sunmak yerine sadece Bridgiet Jones şaşkınlığı hediye etmiş ve beynimizi allak bullak etmiştir... Türkiye’nin, “Yabancı Sermaye” denilen yasak elmayı yemesi ile türeyen benim gibi uluslar arası şirket Havvaları pek tabii ki fazlasıyla “ithal” zihniyetli olduğundan, evden çıkarken ebeveynlerinin kıyafet ve işi arasındaki ters korelasyona yaptığı vurguyu görmezden gelir ve yukarıdaki Saint Bernard kucaklaşmasının akabinde tüm parasını sürekli kuru temizlemecilere ve yeni elbiselere yatırmayı gözden çıkarmak kaçınılmaz olur.
Her ne olursa olsun, biz ailemiz gibi değilizdir, uluslararası insanlarızdır ve onların gerek kıyafet seçimimiz gerekse de iş seçimimiz konusundaki bu “yerel” bakış açıları ile bizleri yönlendirmeleri mümkün değildir..İşin ironik yanı, seks ve sosyal hayat konusunda bir İsveçli olmayı amaçlarken, 30 yaşında hala ailemizin yanında yaşıyor olmayı da İtalyanlar ile paylaştığımız Akdeniz kanına bağlamamız tamamen Türk zekamızdan kaynaklanmaktadır. Sanırım Avrupa Birliği kendi içinde bile harmonizasyon konusunda sıkıntı yaşarken aday adayı bir ülkenin (kısaca dış kapının mandalı da diye niteleyebiliriz) evlatları olarak bizlerin bu kültürel birleşmeyi kendi içimizde bu kadar rahat sindirmemiz siyasal bir mucize sayılabilir.. Özet olarak iş yaşamı esasen “Dünyayı Kurtaran Adam” filminden daha farklı bir komedi değildir.Şu an ciddi işler yaptığını düşünen biz 80 jenerasyonu kızları büyük ihtimalle ileride şu anki davranışlarımızla dalga geçen çocuklarımıza Star Trek bozması filimde kahramanlık egosuyla şişip patlamış Cüneyt Arkın misali tavırlarımızı savunmak zorunda kalacağızdır...
Esasen seksenlerin başlarında doğmuş ve uluslararası şirketlerde çalışan ben ve benim gibiler arasından sadece istisnai bir kaçımız şirket jargonunda “senior” (kıdemli) ya da “partner” (ortak) seviyesine yükselebilmiş annelerin çocuklarıdır. Bu sebeple hayattaki pek çok tepkinimiz için, anasına bak kızını al denklemi, uygun düşebilirken iş yaşamında daha çok senior’ına (kıdemlisine) bak junior’ını ( kıdemsizini) al kavramı geçerli olacaktır. Zaten bu sebepledir ki, uzun süre aynı kişinin kıdemi altında çalışan astlar zamanla üstlerinin içinden çıkan minik bir matruşkalara dönüşüveririler. Ancak ne yazık ki, iş yaşamındaki ebeveynlerimiz diyebileceğimiz kıdemliler yani 60 sonları ve 70 başları jenerasyonlar esasen bulundukları yerlere bir strateji izleyerek gelmiş olmadıklarından, bu kişilerden iş yaşamına ilişkin almış olduğunuz teknik bilgilerin de çoğu hatalı olmuştur. Zira, bu jenerasyon, iş yaşamı ormanının sincaplardan oluştuğu bir dönemde bu ormanda tesadüfen bulunan birkaç aslan ve hatta dandik yırtıcıdan öte kişiler değildir esasen. Ancak sincapların neslinin tükendiği ve tüm ormanın zaten aslanların egemenliğine geçtiği bir dönemde bu kişilerin modellenmesi bankadan tedavülden kalkmış bir parayı çekmek kadar yersiz bir davranış olacaktır ve hatta olduğu tecrübe ile sabittir...
Bizim jenerasyonumuzun iş yaşamı konusunda kafa karışıklığı yaşamasına yol açan bir diğer önemli tuzak ise New York iş hayatını anlatan ve gelişim çağlarımız boyunca kendi yaşam gerçekliğimiz gibi içine düştüğümüz şifreli kanal dizileridir. Zira, bu dizilerde giyilen kıyafetlerin kahramanları için bu şıklığın bedeli maaşlarının 7’de biri bile etmezken (inanın bunu kafa yorup bir gece hesaplamıştım) ülkemizde bu kıyafetler için koyulan etiketler bir mortgage bedeli haline dönüşmektedir. Üstelik de, tüm maaşınıza mal olan bir ayakkabının ömrü New York’un botokslu suratlarına benzeyen pürüzsüz asfaltlarında yıllar ile ölçülürken, çiçek bozuğu tenli İstanbul kaldırımlarında aynı ayakkabının son kullanım tarihi sadece bir sezonun yarısı kadardır. Bu şekilde hareketli bir günün sonunda ipekli tasarım elbisemin nemden çekerek küçülmesi ve muhteşem ayakkabılarımın topuklarının erimesi ise ayrıca bir tez konusu olduğundan burada sadece konuya bir örnek teşkil etmesi açısından değinmekle yetineceğim. Çünkü ayakkabıları ve elbiseyi aldığım mağazaya geri iade etmek için verdiğim çaba her yönüyle Türkiye’de tüketici hakları açısından devrim niteliğinde sayılabilir.. Kısaca özetlemek gerekirse New York dizilerini hayatımıza uyarlamaya çalışan bizlerin sonu yabancı formatları Türk dizileri haline getirmeye çalışan yapımcıların hazin sonu ile aynı gülünçlüktedir.
Gelgelelim bir diğer iş yaşamı rehberimiz olan “İş hayatında başarılı olmanın Sırları” başlıklı kitaplara.. Öncelikle bu kitaplar da yabancı telif kitapları olduğundan zaten halihazırda kendini New York’da yaşıyor zanneden biz 80’ler kuşağını iyice bu sanal yaşama ikna etmiştir. Başarılı olmayı amaçlayan her iş kızı eminim ki, bu kitapları altını çizerek ve büyük ihtimal tetikleyici kelimeleri post-it’lere not alarak okumuştur.. Ne yazık ki sonunda bu post-it’ler bilgisayar ekranınızın rengarenk bir kağıt yumağına dönmesi dışında pek de kayda değer bir işe yaramaz. Çünkü, yemek kitapları gibi ölçüler vererek size harika bir başarı pişireceğinizi vadeden bu kitaplar da, aynı yemek kitapları gibi başarılı bir kekin en önemli öğesini atlamaktadır.. Göz kıvamı, ya da iş diliyle tecrübeyle gelişen güdüsel hareketler.. Hangimiz kulak memesi denilen kıvamın ne olduğunu tam olarak anlayabiliyoruz ki iş yaşamındaki formülleri tam olarak yorumlayabilelim? Zaten pembeleşen soğan kavramının da evrene mesaj yollayıp terfi etmenin de bir şehir efsanesi olduğu ortada! Bu kitaplarla ilerleyen bizlerin kariyer çizgilerinin ise yemek kitapları ile yola çıkıp portakallı ördeği ördekli portakal reçeline dönüştüren acemi aşçılardan pek bir farkı olmadığı sanırım 30’lu yaşlarımıza yaklaşırken hepimizin idrak ettiği bir gerçeklik oldu.
Bu sebeplerle bütün bir 80 doğumlular kuşağının iş hayatına ilişkin denemeleri sadece rastlantısal olarak yükselmiş üstlerinizin hayat tecrübelerine, şifreli kanaldan izlenen New York dizilerine ve ithal başarı kitaplarına dayanmaktadır ve dolayısıyla çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
İşte ben de yukarıdaki her türlü tavsiyeye başvurmuş bir 80’ler iş kızıyım ya da kendimce çözümlere ulaşana kadar öyleydim..Yukarıdaki yanıltıcı öğelerin birleştiği ve ben ve benim gibileri yanıltan en sakıncalı tavsiyeye uyarak kariyerimde ilerlemeye çalışıyordum...İş hayatının en başından itibaren sürekli olarak başarıya ulaşabilmek adına iş tanımımın ötesine çıkıp patronumun sağ kolu olabilmek için çabalamam gerektiğine ilişkin öğütler dinleyip durdum. Ancak ilerleyen zamanlarda bu rolden hoşlanmadığımı ve patronumun sağ kolu olmanın değil, esasen o çalışma ortamı içinde işlevsel herhangi bir uzuv olabilmenin beni daha başarılı kılacağına kanaat getirdim. Zaten sağ kolunu kullanan bir insanın sağ eli ile yaptığı ayak nasırı kaşımak, popo silmek ve hatta ve daha nice külfetli ve hatta iğrenç şey göz önüne alınırsa sağ kol olmanın beni kesinlikle mutlu etmeyeceğini anlamıştım. Sonuç olarak ben de kendime patronumun hangi uzvu olmalıyım sorusunu sorarak kendi özelliklerime uygun bir uzuv olmayı seçtim. Bir patronun gözlere ihtiyacı varsa ve siz bir göz’seniz o kişinin gözleri olmanız sizin iş başarınız olacaktır. Ancak sırf başarılı olmak adına göz çukurlarına sağ kol olarak yerleşmek sadece ve sadece kişiliğinize uygun olmayan görevler için çabalayarak ilerleyememenize hatta işinizden soğumanıza sebep olur. Şimdiye kadar yaratmış olduğum bu uzuv teorisi beni başarıya taşımayı başardı ancak sayısal teorilerin bile antitezlerinin olduğu bu yaşamda bu denli sosyal bir teori başkalarında ne kadar başarılı olur bu bir bilmece. Fakat bir gün gizli uzuv teorimi anlattığım erkek arkadaşlarımdan biri beni arayarak aynı uygulamayı kendinin de yaptığını ve başarılı olduğunu yazımı sonlandırın bu telefon konuşması ile anlattı.
G: Hangi uzuv oldun peki?
M: Bir erkeğin en kaybetmek istemeyeceği, övünmekten en çok hoşlandığı ve en değer verdiği uzvu..
G: Beyin?
M: Saçmalama benim patronum bir kadın değil o bir erkek.
G:???????
M: Tek bir ipucu daha, ayrıldığımda patronum ikinci kere sünnet olmuş kadar üzgündü!!!!
G: !!!!!!!!!!!!!! (nutkun utulması ünlemi)
O günden beri Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal filmindeki o çok tartışılan sahne bana hep bir erkeğin “İşte Başarılı Olmanın Sırları” isimli kişisel gelişim kitabı gibi gelmiştir...
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Yorumlar
Eline sağlık GG
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.