DİLER TARHAN
Doğanın insanı kendi iç benliğine yaklaştırdığını bilen ve ona yakınlaştıkça rahatlıkla iç sesiyle konuşabildiğini keşfeden küçük bir kız...Zamanın olağan bir anında,Ege’nin en güzel yerlerinden birinde gözleri denize düşmüş , çocuk dünyasını aydınlatmak uğraşısında ufak bir beden...Kim bilebilirdi ailemle deniz kıyısında oturup pamuk şeker yediğim o ilk tatil akşamı ufuk çizgisine baktığımda,gerçek ile düş arasındaki ince çizgiyi düşündüğümü... Bütün büyükler çocuk kalabilmeyi arzuladıklarından ve içlerinde hala var olduğuna inandıkları çocuktan bahsederken ben nedense bir karış boyuma aldırış etmeden çocuk olabilmeyi düşünüp dururdum. Çocuk olmaktı bütün meselem. O akşam yıldızlara anlattım içimdekileri,yargılamadan dinlediler beni ve küçük harflerle konuşmaya başladılar benimle :
“Yüklediğin anlamlar senin hayatın.Tanımamaktan gelir tüm bilgisizliğin. Sorgulamaz kimse seni,kendi iç sesinden başka.Doğrulamaz seni hayat,kapandığın köşelerde ve kötü olamazsın hiç kendi ilkelerinde”
Düşündüm.Çocuk olabilmek için önce çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmeliydim.Herkes benim çocuk olduğumu söylüyordu.Öyleyse ilkin kendimi tanımalıydım.Yıldızları sevmeye başlamıştım,beni bana sunmalarından ötürü.Bir oyuncasına yöneldim onlar sayesinde kendime.Koşulsuz bir bağ kurdum yıldızlarla oracıkta ve o günden itibaren sık sık konuşmaya başladım onlarla. Sanki de evren bana insanlara olan güvensizliğimin bilincindeymiş gibi sonsuz sayıda dostluk sunmuştu,hiç karşılıksız. Ruhumu dinlendiriyordu havada öylece asaletle parıldamaları ve beni sabırla dinlemeleri... Günler sonra bir gece yine pencereden onlara bakarken,ışıltılarının ne kadar da bana uzak olduğunu fark ettim.Göğün melodik tınısını duyuyor,yıldızların geceye süzülen ışığıyla aramızda kusursuz bir tinsel bağ oluştuğunu biliyordum ama birden bana o kadar uzak,soğuk ve imkansız geldiler ki,hayatımdaki bazı boşlukları onlarla doldurduğumu anladım.Doğruları götürecek kadar yanlış yapmadım zaten ben hayatta. Bocaladığımda hep boşluk bıraktım.Kimsenin doğrusunu götürmediğim gibi ; kimsenin hatası da olmak istemiyordum çünkü.Yıldızlar,hayatımın büyük bir kısmını oluşturan bu boşlukları dolduruyordu işte...Kendimi dinlemek istediğimde hep onlara ve geceye sığınır olmuştum.Her gece de olmuyorlardı ama...Kavuşmak gibi geliyordu artık bir ya da birkaç gece sonrasında onları görebilmek... Tatilimizin son akşamı yine ailemle deniz kıyısında bir çay bahçesinde otururken,yıldızlarla konuşmaktan denizi ihmal ettiğimi düşündüm. Ay ışığının denize bulandığı yakomozda yıldızların yansısını görünce fark etmiştim bunu...Ne kadar güzeldi,denizde göğü görmek...Eve dönerken deniz ürünleri satan bir tezgahta gördüğüm deniz yıldızlarının beşini de satın aldım.
Onları ben öldürmedim,diriltemezdim de.Ama göktekiler gibi bunların da ait oldukları yerde,denizde olup da yine bana uzak olmalarını tercih ederdim.Göktekileri düşündüm;onlar evrenin birer parçasıydı.Bir hayat taşıyorlardı,hatta belki binlerce hayat...Denizdeki yıldızları düşündüm,onlar da öyle ; denizin kokusunda soluyorlardı hayatı...Peki ya elimde,baş ucumdakiler? Hayattan koparılan deniz yıldızları...Mutlu olmakla olmamak arasında büyük bir ikilem yaşadığımı ve bunu günlerce düşündüğümü çok iyi hatırlarım.Sonunda deniz yıldızları biriktirip biyolojik olarak onları hayata kazandırmak artık imkansız olsa da,ruhen onlara bir varlık kazandırmaya karar verdim.İlk dostlarıma ayırdığım zamanın çok daha fazlasını ayırmaya başladım onlara ve onları terk etmeyeceğime söz verdim.Nasıl ki beni hiç terk etmeyeceklerini bildiğim,gökyüzünde ve denizdeki yıldızlar, ihtiyacım olduğunda beni hep dinlemiş ve dalgaların sesinde,havanın esintisinde bana karşılık vermişlerse ; işte ben de yanı başımdaki bu yeni yıldızların her birine başka renkte bir hayal ve an’ı yükleyip onları hayatımın ritmine oturtacak;asla terk etmeyecektim.Birkaç yıl böylece söyleştik onlarla.Karşılıksız bir maneviyat kurulduğunu seziyordum yıldızlarla aramda ve sanki de cana gelmişti ruhları zamanla...
Bir gün dedim,ben ölmeden önce bir gün,mutlaka hepinizi suyla kavuşturacağım. Nasıl ki hayattı sizin için o ve ondan koparıldınız;ölüm de işte esasen tam o manâda bir geri dönüş benim için.Hayat taşımıyorsunuz gibi görünse de başka bir boyutta yaşamaya devam ediyorsunuz şimdi siz.Çürümedi bedenleriniz, yozlaşmadı ruhlarınız ve aksine ölüm,yeni bir başlangıç olarak sunuldu sizlere...İşte ben evrenin sonsuzluğuna ve bu periyodik dönüşümüne inanıyorum. Hayatım sona erdiğinde,beni nasıl bir hayat bekliyor bilmiyorum; ama ölüm, hayatın ta kendisi olmalı.Öyleyse sizin suyla birleşmenizde hiçbir şeyin değişmeyeceği de söylenemez.Belki de zıtlıkların içinde eridiği bir birlik gerçekten vardır ve siz gibi ben de ait olduğum yere dönerim bir şekilde,öldüğümde...Onlara bu şansı tanımalıydım.Belki ruhları arınır,özlem duyduğu bir şeylere kavuşurdu suda.Nasılsa ben de bilinmez bir yolun yolcusuydum;belki böylece tekrar karşılaştırırdı hayat bizi,bir başka boyutta...Ölüme yaklaştığımı hissettiğim bir anda,muhtemelen yaşlanınca yapacaktım bunu...Ufuk çizgisine fırlatır gibi uzaklara fırlatacaktım hepsini bir denizde ya da okyanusta.Ve o zamana kadar çoğaltmaya devam edecektim bu dostluğu,suyla daha fazla yıldızı kavuşturmak için yükselmeliydi ses,paylaşımlar gibi artmalıydı yıldız sayısı da. Ayrılığımız,başka bir boyutta devam edecek olan dostluğumuzun müjdecisi olmalıydı.Evren gibi bu tinsel uyum ve dostluk da sonsuz olmalıydı.
Böyle büyük anlamlar yüklediğim ve gerçekten de taş plaktaki bir melodi gibi hayatımın ritmine oturttuğum bu kadar metafizik bir bağı,şimdi nasıl oluyor da birinin anlamasını bekliyor ya da en azından umuyor ve yazıya dökmeye çalışıyorum bilmiyorum.Tek bildiğim onların hemen hemen tüm hayatıma tanıklık etmiş olmaları ve her birinin benim için ayrı ayrı olan değeri...Onlar kadar güvenebileceğim biri çıkmadı benim karşıma bu güne dek,ailem dışında.İyi bir dost olmaya çok özen gösterdim,ama birkaç yakın dostum dışında hep yanılttı insanlar beni.
Koca bir cam fanusun içinde yaşıyorum sanki de ben. İçeriden baktığımda herkesi aynı görürdüm,her şeyi basit. Orada doğdum ve orada öleceğimi düşünürken, birden orada öylece,her nasıl biriyse işte tam da öyle duran koca bir yürek gördüm ki,onu tanıma arzum beni kendi fanusumu aşmaya itti.Şarkı söylemeye başladım onun için ama melodiyi duymadı.Yıldızlarıma anlattım onu,dinlediler ama tek kelime etmediler.Güvenebileceğimi, sevebileceğimi hissettiğim adamı anlatıyordum ve karşılık vermemelerine inanamıyordum.Suskunlukları acemi heyecanımı söndürdü.Yıldızlarımı kaybetmekten korktum ilk kez.Bu bir viraj dedim kendi kendime ; dikkatlice dönebilirsem konuşacaklar benimle , hatta belki bizimle...
Koca yürekli bıdığa ilk yıldızımı verdim.Altınoluk’ta satın alıp boyadığım yıldızlarımdan ilkini ...O kadar zordu ki...Benim için ne kadar da kıymetli bir bağı koparıp vermiştim ona,kendime inanamayarak.Belki o da konuşurdu yıldızımla,açardı kalbini ona..Belki komik bulmuştu,belki batıl,belki çocuk , durup dururken ona yıldız hediye etmemi,bilemiyorum.Ama bir parçamı söküp atmıştım ben onun için çocukluğumdan ve uğur getireceğine emindim ona...Derken yıldızlarımla eski tadımıza kavuştuk sayılır.Anladım ki düşündüğüm gibi toplu bir ayrılık yaşamayacağım onlarla.Belki de suya değil,fanusumu aşmama neden olan ellere bırakmalıyım hepsini.Kimbilir günün birinde o eller kavuşturur belki onları suya.
İkinci yıldızımdan vazgeçme zamanı geldiğinde Datça’daydım.Bonn’dan aldığım, ortasında nazar boncuğu olanı seçmiştim bu kez.Birkaç saat konuştum onunla,Datça’da keşfettiğim deniz manzarası harika bir ağaç altında ve ihtiyacımız olan zamanı bize tanımasını diledim evrenden.Virajı aldıktan sonrası,ırmak gibi akacak olan bir yoldu nasılsa,ayaklarımızın altında.
Denizle ve Ay’la da konuşmaya başlamıştım artık.
“Ay gibi benim yağmur gözlü kızım, saçlarında asaleti taşıyan kızım” der hep annem. Düşündüm de evet,benim kavuşmam gereken de denizdi,yıldızlarımla benzer şekilde.Yakomoz olup düşmekti denize,yıldızların ışıl ışıl tasavvurundan beslenmekti.Ay ışığını içmiş deniz değil miydi zaten en sevdiğim? Sercan, deniz kokuyordu işte! Gider gitmez ona ikinci yıldızımı vermeliydim ki,nazar değmemeliydi ona..Tatil boyunca hep yıldızlarımdan biriyle yazmıştım kuma adını.Ama biri görür diye de utanarak ve etrafı kollayarak yapıyordum bunu...Yıldızım kırıldı bir gün çat diye elimde, üzüldüm ve vazgeçtim kuma denizi yazmaktan.Bir şeyler yolunda gitmiyor herhalde diye tam endişelenmeye başlamışken,bir taş kalp konuverdi avcumun içine.Sevindim.Unutturdu bana kırık yıldızımı.Sapasağlamdı bu,kırılmazdı da...Onunla tamamladım çizdiğim kalbi,kumda.
Sonrasını biliyorsun.İki yabancı olabildik sadece.
Bir sms’le hoşçakal demenden tam 9 ay sonra bu şekilde veda etmek istedi,ömrü boyunca “kendilik” gerçeğini kovalayacak olan bu kız çocuğu sana...Evet,tek hatası kendi olamamasıydı;bedelini de avcuna,senin yüreğindeki sıkıntının ağırlığı konuverdiğinde ödedi.O noktada tabir-i caizse “sudan çıkmış balık gibi”ydi gerçekten.Tek fark,ölüme boş çırpınışlarla direnen balıklar gibi değil de,yeni bir boyuta merhaba demek üzere ölümü reddeden deniz yıldızları gibi güçlü ve gururlu karşılamasıydı,denizden koparılışını.
Kumsalda yapayalnız,üzerinden son birkaç damla deniz suyu,gözyaşı ağırlığınca süzülürken,onları akıtmamaya ve hep içinde bir yerlerde saklamaya çalıştıysa da,ona çoktan veda eden denizin bu birkaç damla parçası da hemen terk ediverdi onu.Hala düşünüyor olabilmesine inanamıyordu,yüreği kanarken.Oysa sahilde soğuktan üşüyen bu yıldızın çoktan ölmüş olması gerekmiyor muydu? Düşünebiliyor olması da bir yana hala onu taşkın bir dalgayla tokatlar gibi kumsala fırlatan denizi düşünüyor olmasına akıl erdiremiyordu.Denizden esen yelde son bir kez duydu denizin kokusunu ve içinden sonsuzluk dolup taşan bu yıldız,aylarca bu kokuyu yaşattı kılcallarında ; ta ki kokuyu duyamayacak kadar onunla bütünleşene dek.Son birkaç damla deniz suyunun vücudunu terk edişinde kendine saklayabildiği tuzlar,çoktan oymaya başlamıştı çünkü içini.O da eski yıldız değildi artık,deniz de eski deniz değildi.Yaşaması için yeni bir kimliğe bürünmek zorundaydı bu yeni boyutta.Ay da eski ay değildi ki,onunla bütünleşsin.Ne deniz vardı artık,ne de ruhunu aydınlatacak yakamoz...O halde ‘kendime yeni bir ben lazım’ diye düşünerek, ‘rakı şişesinde balık’ olmaya karar verdi =)
Yaklaşık 20 yıllık maneviyatımı armağan ediyorum şimdi sana.
Bu yine benim kendime ve evrene olan saygımla alakalı aslında.Bana hissettirdiklerin sanırım beni çocuklaştırdı,ya da o hiç anlayamadığım çocuk olmanın ne demek olduğunu yeni anladım da diyebilirim.Aştığım fanusa geri döndüm ve gökyüzündeki uzak yıldızlarıma..Bunlar da sana..İki yıldızımdan vazgeçmekle hepsinden vazgeçtim çünkü ben.Diğerlerini de onların yanına yollayıp çocukluğumdaki yıldızlara dönüyorum şimdi.Bundan bir anlam çıkarmana da gerek yok.Bir gıdım tanıyamadığın acayip kızın birinin sana layık bulduğu birkaç uğurlu armağan olarak kabul edersen memnun olurum.Bende kalanları sorma. Kırık dökük,rengi soluk yıldızlar..Bu bir tesadüf mü ; bilemiyorum...
Hissettirdiklerin için sana,seni karşıma çıkardığı için evrene minnettarım.
Ömrün uzun olsun can.
Doğum günün kutlu olsun.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.