Rumuz: PELİN UĞUT - 2
Geçen hafta akşam yemeği sırasında küçük oğlum okul arkadaşını bize davet ettiğini söyledi. Birlikte oyun oynayacaklarmış. Hep biz gidiyormuşuz onlara, bu kez arkadaşı gelsinmiş. Hem de yarın! Çalışan bir kadın için sürpriz misafir kadar korkunç ne olabilir? Saat akşamın dokuzu olmuş, yeni söylüyor bana. Çocuk işte!
Öğretmenim ben. Tatilleri herkesin ağzını sulandıran bir iş yapıyorum, ama inanın tatili olmasa öğretmenlik çekilmez. Düşünsenize sekiz ay boyunca her gün, sabah dokuzda sizi bekleyen bir grup var. Yani her sabah toplantınız olduğunu farz edin. Geç kalamazsınız. Ayrıca her sabah o toplantıda sunum yapmanız da gerek. Konu anlatacaksınız. Ders anlatmak doğaçlama yapılan bir şey değildir. Ciddi ciddi oturup planlamanız gerekir. Hele hele eğitim teknolojilerinden haberdarsanız ve onları kullanıyorsanız, çalışmalarınızı sunu şekline getirmelisiniz. Görsellerinizi hazırlamalı, dersi çeşitli malzemelerle zenginleştirmelisiniz. Biz öğretmenler yılların birikimine güvensek de çoğunlukla yeni bilgi ve malzemeler ararız ve bu öğretmenliği yoğun tempolu, stresli bir iş haline getirir. Eve çok iş getiririz. Okunacak kağıtlar, hazırlanacak sorular bulardan sadece bir kaçı. Hele tören zamanıysa; gün içinde hem ders hem prova yaparak tükenir, rutin işlerle akşam evde uğraşırız. Ertesi gün misafir ağırlamak bu yüzden kabusum oldu.
Bu hoş daveti başka güne erteleme çalışmalarım nemli gözlerin kuyruklarında parlayan boncuklarla karşılanınca çaresiz, tamam, dedim. “Gelsin!” Küçük bir çocuk, ağırlarız elbette!
Benimkileri yatırdım önce; evi toplayıp sildim. Ev idare eder ama okul çıkışı aç gelir bu çocuklar, yemek yedirmek lazım... Börek yaparım, kolay yesinler, dedim.
Sigara böreği!
İyi fikir!
Yaptım... Saat oldu gece yarısı... O saatten sonra oturup bir de çalıştım, ertesi güne açıklamam gereken notlar vardı.
Sabah hızla kalktık küçük oğlan; ağlamaklı: “Onlar bana “hoş geldin hediyesi” alıyorlardı!...”
-Eeeee?....
-Biz de alalım!..
-Oğlum vaktim yok! İşe gidiyoruz şimdi. Hangi arada alayım?
-Bööööö....böööö!....
Sabah sabah böğüren bir çocuk çekemem.
-Tamam, dedim . Bir tane boş dersim var, okuldan çıkıp alırım. Çıkıp değil tabi, kaçıp almam lazım!
Önce küçüğü okula bıraktım, ardından gece yaptığım plan doğrultusunda pastaneye girdim, minik tatlılar aldım... Büyük oğlanla aynı okuldayız, güç bela yetiştik derse. Hay aksi! Çarşamba pazarı var, park yeri yok... Zar zor bir yer buldum, binaya girdiğimde müdür yardımcısı kapıdaydı. Çok geç kalan biri değilimdir, gülümsedim kibarca.
Girip üst üste dört ders yaptım. Boş dersimde çantamı kaptığım gibi çıktım okuldan, atladım arabaya; doğru alışveriş merkezi. Hediye seçtim, paket yaptım, çıktım, sonraki derse beş dakikam var... Park yeri yok, iyi mi?.. Arabayı kapının önüne çektim. Patronun arabasını sıkıştırdım mecburen, anahtarı da güvenliğe bıraktım... İçeri girdiğimde kapıda yine müdür yardımcısı... Göz gözeyiz... Çok şirinim, gene sırıtıyorum...
Girip bir ders daha yaptım. Daha çay içmemişim, oturmamışım, yalpalıyorum... Yemek saati geldi ama yiyecek halim yok; öylece bakabiliyorum sadece. Yemek sonrası son dersimi de bitirip büyük oğlanı sınıfından aldım. Arabamız kapının önünde aynı yerde, apar topar bindik... Kontağı çevirdim... Ses yok!
Bir daha dene kızım!... Ses yok....
Akü bitik... İyi bildiğim durum aslında.. Eski arabalarımdan birini altı ay vurdurarak çalıştırmıştım. Sadece yokuşa park etmek yeterliydi. Bugün arabanın durduğu yer yokuş değil; ama azcık ittirsek çalışır.
Peki, otomatik araba vurdurulur mu?
Hiçbir fikrim yok...
Oğlan mızmızlanıyor içerde, sıcak diye... Küçüğün okulu arıyor, arkadaşıyla bekliyormuş, sabırsızlanmışlar, ben neredeymişim?...
N’apsam, diye düşünüyorum.
Tam taksi çağırayım bari derken okul güvenliği dedi ki “Patronun arabada ara kablo var... İsteyelim versin, iki araba dip dibe zaten, hemen hallederiz.”
Yemez! Hayatta çağırmam...
Öğretmen arkadaşlardan biri Hızır gibi yetişti. Rahat adamdır. Ben çağırırım, dedi; hakikaten çağırdı da...
Geldi benim patron! Yaşlı başlı, son derece babacan, çok da titiz biridir. Hiç üşenmeyip, ben hallederim, dedi. Kendi arabasını çevirdi, kaputu açtı; benim arabanın kaputunu da açtı... Allahım o ne rezil an! Kaputun içinde iki sene önceden yapraklar falan var, çeşit çeşit cama sıkıştırılmış broşürler nasıl da girmişler oraya?..
Adam şoka uğradı. Bir bana baktı bir kaputun içine. Ben öyle tayyörümle, topuzumla geziyorum ama arabaya bakacak vaktim mi var? Yedik lafı hemen!
-Bu ne pislik hoca hanım!...
Babam konuşuyor sanki. Hay keşke babam olsa, o zaman laf çok; dilim pabuç kadar uzar. Ancak patron olunca konuşan gülümsüyorum tabi mahçup mahçup....
Neyse, çalıştı araba. Teşekkür edip -binlerce tabi- doğru küçük oğlanın okuluna gittim. Okulun önünde durdum. Ya tekrar çalışmazsa diye stop edemiyorum arabayı. Güvenlik getirdi çocukları. Arabadaki çocuk mevcudu üç oldu. Arka tarafta cümbüş var.
Küçük misafirimizin annesi sonradan gelecekmiş, haber bırakmış. Hay Allah yetişkinleri düşünmedik. Ona da bir şey ikram etmek lazım? Yoldan marketi aradım sipariş verdim. Acele etmem gerek çünkü. Dükkanın önüne çekip arabayı, poşetleri bagaja yüklettim . Ödeme yapmam gerek. Kontağı kapatamam, çocukları da bırakamam. Yanımda nakit de bulundurmuyorum çünkü hepsini harcarım. Nasıl olacak? Rica ettim, görevli geldi, çocukların başında bekledi, araba çalışıyor. Arkadakiler çıldırasıya eğleniyor. Koşa koşa gidip ödemeyi yaptım.
Sonunda eve vardım... Veletler önden fırladılar; ben torbaları, çantaları, hediyeleri, montları, pastane poşetlerini yüklenip güvenlik kapısına dayandım.
-Açar mısınız kapıyı, dedim.
-Hayır!.. dedi güvenlik.
Güldüm... Vallaha içtenlikle güldüm.. Şaka olmalı çünkü...
Tekrar rica ettim: “Açar mısınız lütfen!”
-Hayır, dedi kararlı bir sesle tekrar.
-Neden?
-Yönetimin kesin emri var. Kartınızı kullanmalısınız.
Onca poşet ve çanta arasından kartı bulup çıkarmam; sonra her şeyi tekrar yüklenmem mümkün değil. Üstelik bu yükle turnikeden de geçemem, sığmam çünkü. Normalde, medeni bir insan olarak beni görünce otomatiğe basıp demir kapıyı açmallar. Ama güvenlik şirketi yeni değişti. Çok sıkı emirler alıyorlar ilk günlerde. Askeri lojman güvenliği zannedersin. Bu tarz bir korunma istemek için site sakinlerinin tümünün paranoyak olması gerekir. Allahtan zamanla onlar da sitenin bir parçası oluyorlar ve rahatlıyorlar. Bu yüzden iyiyim ve sabırlıyım hala... “Kartım yanımda yok.” dedim.
-Açamam!
-Nasıl yani beni evime almayacak mısınız ?
-Alamam, kartsız geçiş yok!... Yönetime gidip izin alın!
Bir kere kartım yok demiş bulundum, dönemiyorum lafımdan. Yönetime gidecek halim de kalmamış. Yaklaşıp yanına demirin üzerinden kulağına doğru fısıldadım:
-Manyak mısın sen? Üç çocuk var yanımda, elim kolum dolu, aç kapıyı... Kartım yok diyorum sana. Nasıl almazsın beni haneme?
Bu kısma kadar çocuklar duymadı, sonrasını tüm site duydu.“Açamam yönetimden izin alın” diye bir şeyler çalındı kulağıma.
“Tanrı bugün beni denemeye karar vermiş olmalı” dedim içimden...
Israr ediyorum. Adam Nuh diyor, peygamber demiyor. Kart da kart! Üstelik “ gidemem bu durumda yönetime” diye bağırmaya başladığımda telsizle yardım çağırmasın mı? O zaman delirdim tabi. Çocuklar korktular; ağlıyorlar, elim kolum dolu, kapıda kalmışım, altları kirlenecek diye inatla torbaları yere koymuyorum .. Kendim temizledim ya evi..
Çocuklara “Geçin turnikenin altından!” dedim. Sevinçle kabul ettiler. Onlar için oyun tabi. Sürünerek timsah gibi geçtiler turnikenin altından.
Ben de şöyle bir baktım: Torbaları aşırsam demirin üstünden; etek var tırmanamayacağım.. Dar etek, belime kadar toplamam lazım... Oram buram görünecek diye utandığımdan değil; torbaları yere bırakamadığımdan vazgeçtim. N’apsam?
Turnikeye ilişti gözüm... Deli kuvveti gelmiş üstüme.
Sağlammış. İlk itişte kırılmadı, ikincide de; ama üçüncüde torbalar, ben ve turnike bütün olarak içeri girmiştik...
Güvenlik yana yakıla yardım çağırıyor..
-Arbede var gelin!
Şuursuz güvenlik resmen “arbede var” dedi, kulaklarıma inanamıyorum.
Uzaktan üç takım elbiseli adamın koştuğunu gördüm. Hızlı hızlı ilerledim apartman kapısına doğru. Aynı anda da güvenliğin beni takip ettiğini farkettim.
-Ne diye geliyorsun sen peşimden ?
-Tutanak tutmam lazım kapıyı kırdınız. Daire numaranız kaç?
-Bıraksana peşimi be! Elimdekileri geçiririm şimdi kafana, görürsün. Takip edersen polis çağırırım... gibi veciz sözlerimi hatırlıyorum...Diğer adamlar gelmeden bağıra çağıra içeri girdim, bir an bile yere koymadığım çantalar adrenelinden dolayı kuş gibi elimde.. Komşular camda, bazı personel gelmiş, şaşkınlıkla beni izliyor.
Diğer güvenlikler de yetişti... Hepsini tek başıma savuşturdum. Giremediler apartmana şerrimden. Çocuklarla birlikte daireye geldim, sinirden titriyorum... Hala oldukça iyimserim... Bitti sanmıştım, macera artık buraya kadar, dedim.
Hızla işe giriştim. Daha sigara börekleri kızartılacak... Aşağıyı kesiyorum bir yandan . Adamlar kapıyı inceliyorlar, arada da benim cama bakıyorlar. Sofrayı hazırlayayım da bari misafirimizin annesi gelince otururuz, kafamı toplarım, sakinleşirim diye düşünüyorum saf saf.
Sofraya meyve suyu servisi bile yaptım; börekler, çörekler, tatlılar... Ev de temiz... Büyük misafirim geldi sonunda; Bir kahve yaptım ikimize. Çocuklar salonda oynuyorlar, biz mutfaktayız. Anlatıyorum olanları, gülüşüyoruz... Derken içerden bir takım sesler gelmeye başladı ..
Tangır, tungur, fooooşş! Dann... dunnn!...
-Aaahhhh!...Annneeee!
Bir “foooşşşş!” daha...
Allahım, bitmiyor sesler... Donduk kaldık iki kadın; içeri gitmeye korkuyoruz. Aynı anda fırladık. Manzara içler acısı... Ortadaki yuvarlak büyük masa bir kaydırağa dönüşmüş. Benim velet bir yanından yüklenince masa ağır ağır yan yatmış. Oğlan yerde, masanın dibinde, gözümün önünde üçüncü meyve suyu bardağı ağır ağır kayarak kafasından aşağı geçti. Allahtan bardaklar plastik..
Minik tatlılar, sigara börekleri yerde nazlı nazlı yuvarlanıyor... Diğer iki çocuk korkudan ağlıyorlar...
Şaka gibi! Ama gerçek.
Çocukları sakinleştirdik önce... Sonra sabırlı bir anne olarak oğlanı banyoya soktum, yıkadım, kuruladım, giydirdim, saçlarını kuruttum. İçimden insanlar boşu boşuna cinnet geçirmiyor tabi, diyorum. Arkadaşım yerlerdeki yemekleri toplamış, her yer elma suyu. Yerleri sildim... Yapış yapış çıkmıyor, bir daha sildim... Yeniden börek kızarttım... Biraz da zeytin peynir çıkarttım... Oturmamışım sabahtan beri. Açım. Ağlamak istiyorum... Evde misafir var.
Neyse kadıncağız biraz daha oturdu çocukların hatırı için... Sonra hızla uzaklaştılar ana oğul....Bir daha da görüşmedik.. Neden bilmem!
Kapıyı arkalarından örttükten sonra dosdoğru odama gittim, yatağa uzandım. Yarın için dil bilgisi slaytı hazırlamam gerek. “Sabah dörtte kalkıp hazırlarım.” dedim kendi kendime. Öyle de yaptım...
Ertesi sabah kapıdan çıkarken gececi güvenlikle göz göze geldim. Öğretmen kılığındayım. Topuzumu yapmış tayyörümü çekmişim. Dünkü çirkeften eser yok. Fakat adam bana korku dolu gözlerle bakıyor. Anladım methimi duymuş, ancak emin değil.
-Akşam çıldıran kadın bendim, dedim.
Nasıl telaşla koşup otomatiğe bastı; demir kapıyı elleriyle açtı görmeliydiniz.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.